Üye Girişi
Üyelerimiz, giriş için ...
tıklayın
Kur'an Meali
Sure sure Kur'an meali için... tıklayın
Arşiv
Soru - cevap ARŞİVİ
için
tıklayın
 
Siyaset Günlüğü
Halkın Yükselişi Partisi için.. tıklayın

 

 

 

 

ASRISAADET ŞEHİTLERİ

 

İÇİNDEKİLER

 

 

GİRİŞ: ŞEHİTLİK VE ŞEHİT

 

Birinci Bölüm: MEKKE DEVRİ ŞEHİTLERİ

 

Hubbât Kızı Sümeyye

Âmir oğlu Yâsir

Yâsir oğlu Ammâr

Amr oğlu Zeyd

Ebu Hâle oğlu Hâris

 

 

İkinci Bölüm: MEDİNE DEVRİ ŞEHİTLERİ

 

A.        BEDİR ŞEHİTLERİ

Bedir Savaşı

Ebu Vakkas oğlu Umeyr

Hâris oğlu Ubeyde

Salih oğlu Mihca’

Bükeyr oğlu Âkil

Hümâm oğlu Sa’d

Sürâka oğlu Hârise

Diğer Şehitler

 

B.        UHUD ŞEHİTLERİ

Uhud Savaşı

Peygamber Amcası Hamza

Rebi’ oğlu Sa’d

Umeyr oğlu Mus’ab

Cahş oğlu Abdullah

Cübeyr oğlu Abdullah

Ebu Âmir oğlu Hanzala

Osman oğlu Şemnâs

Nadr oğlu Enes

Ziyad oğlu Mücezzer

Abd Kays oğlu Zekvân

Cemûh oğlu Amr

Diğer Şehitler


C.        Bİ’R MÂÛNE ŞEHİTLERİ

Bi’r Mâûne Faciası

Füheyre oğlu Âmir

Milhan oğlu Harâm

Diğer Şehitler

 

D.        RECİ’ ŞEHİTLERİ

Reci’ İhaneti

Adiy oğlu Hubeyb

Ebu Mersed oğlu Mersed

Desine oğlu Zeyd

Sâbit oğlu Âsım

 

 

E.        HENDEK ŞEHİTLERİ

Hendek Savaşı

Muaz oğlu Said

 

F.         HAYBER ŞEHİTLERİ

Hayber Savaşı

İlginç Tablolar

 

G.        MÛTE ŞEHİTLERİ

Mûte Savaşı

Hârise oğlu Zeyd

Cafer Tayyar

Revâha oğlu Abdullah

 

H.        MEKKE FETHİ ŞEHİTLERİ

İ.         HUNEYN VE TÂİF ŞEHİTLERİ

 

 

Üçüncü Bölüm: EN BÜYÜK ŞEHİT; HAK ELÇİSİ

 

Peygamberlik Güneşi Batarken

Sonsuzluğa Hazırlık

İbret Levhaları

 



ÖNSÖZ

 

Hiçbir düşünce, tarih içinde bir yere oturmadan kimlik kazanamaz. İslam, vahye dayalı bir düşünce olmakla birlikte onun da tarih içinde oturtulması gereken bir zemin vardır. Bu açıdan baktığımızda karşımıza, İslam’ı insanlığa tebliğ eden Hz. Muhammed’in hayatı, mücadelesi, çevresi, başka bir deyimle Asrısaadet gelmektedir.

 

Asrısaadet’i tanımak bize bir takım değerleri kazandırarak yardımcı olacağı gibi, bazı olumsuzlukları tanıyıp dışlamamıza yardımcı olarak da ışık tutar. Daha açık bir ifadeyle, Asrısaadet’i iyi tanımak, bir yandan İslam’ın biricik kaynağı olan Kur’an’ı daha iyi anlamamıza yardımcı olurken öte yandan, Hz. Peygamber’e ve ashabına hürmet adı altında tevhit dinini yozlaştırarak şirke bulaştıran tabulaştırmaları fark etmemize de imkân verecektir.

 

İşte bunun içindir ki, İslam’ın ana kaynak Kur’an’daki yapısını insanımıza tanıtmayı amaçlayan ilim ve fikir faaliyetimiz, Asrısaadet’le ilgili araştırmalar ve yayınlar gerçekleştirmeyi de ihmal etmemiştir. Asrısaadet’in Büyük Kadınları, Son Peygamber, Hz. Fatıma  kitaplarımızla, elinizdeki eser bu türdendir.

 

Şehitlik, cihat, inkârcılarla mücadele kavramlarının, politik çıkarlar uğruna yozlaştırıldığı günümüzde, Tanrı Elçisi’nin mücadelesini ve bu mücadele sırasında canlarını vermiş arkadaşlarının hatıralarını, abartma ve tabulaştırmaya gitmeden göstermek, istismarları önleme bakımından son derece önemlidir.

 

Bu düşüncelerle kaleme alınan Asrısaadet Şehitleri’nin İslam’a ve insanlığa hizmet yolunda mütevazı bir adım olması bizi mutlu edecektir.

           

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk



GİRİŞ:

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE

ŞEHİTLİK VE ŞEHİDİN YERİ

           

Peygamberlik, şehitlik, velilik… İslam düşüncesinin kaynakları olan Kur’an ve sünnetin kutsadığı ve ideal örnek halinde yücelttiği üç tip… Bunlardan ilki, peygamber, insanoğlunun kemal ve mertebe olarak ulaşabileceği doruk noktadır; fakat bu noktaya varabilmek, insanın gayret ve isteğiyle gerçekleşecek bir bahtiyarlık değil… Yalnız Allah, bu iş için dilediğini seçer ve gerekli meziyetlerle donatır. Peygamberlik, istemek ve çalışmakla elde edilecek makam ve mertebe değildir. Geleneksel deyimiyle , peygamberlik, kesbî (kazanmakla elde edilecek cinsten) değil, vehbî (Allah’ın seçip görevlendirmesine bağlı) bir eriş ve oluştur…

 

Bir yaradılış kanunu olarak, insan hayatında etkin olan mukaddeslerin kesbî olanlarını vehbî olanlarından daima fazla tutan İslam düşüncesi, üç ideal örneğin ikisini kesbî alandan seçmiştir: Şehit ve veli… O halde, insanoğlu, Yaratıcı Kudret eliyle o şekilde donatılmıştır ki, onun gayret ve çalışmayla elde edeceği yücelikler, yaradılış tarafından hazır olarak verilen yüceliklerden daima fazla olacaktır. Çünkü, bizzat Kur’an’ın ifadesiyle: “İnsan için kendi çalışmasının ürününden başka şey yoktur.” (Necm, 39) Ve: “Herkes kazandığına karşılık bir rehinedir.” (Müddessir, 38)

 

Kesbî birer mertebe olan velilik ve şehitlik, insanın gayretiyle elde edilecek iki yüceliktir. Bu iki mertebeden ikisini veya birini elde etmek için harcanan gayretlere veya gayret harcamaya İslam düşüncesi cihat veya mücahede adını vermektedir. Bu mücahedenin şehitlik için verileni, insanın dışında sürüp gittiği için buna zâhirî mücahede (dış gayret), velilik için verileni ise insanın iç dünyasında sürüp gittiği için bâtınî mücahede (iç gayret) diye anılmıştır.

 

Mücahedenin esası nedir? Kur’an ve sünnetin verilerine bağlı olarak bu soruya verilecek en kısa cevap şu olabilmektedir: Şehitlik ve veliliğin kazanılmasında esas olan mücahede, Allah adına kendini feda etmektir. Burada yer alan “Allah adına” deyimini gereğince açıklığa kavuşturmak için oldukça geniş bir bölüm açmak gerekir. Biz bunu, en kısa yoldan şöyle ifadeye koymaya çalışalım: Allah; iyinin, güzelin, sonsuzun, başka bir deyimle insanoğlunun mutluluk ve ölümsüzlük adına özlediği ve istediği her şeyin kaynağı ve tek kelimeyle dile getirilişi olarak düşünülürse, bu değerler adına kendini feda etmek velilik veya şehitlik olacaktır. Unutmamak gerekir ki ana kaynak Kur’an, velilik ve şehitlik konusundaki değerleri ve ölçütleri yine kendisi tespit etmiş bulunmaktadır. Her halde ve tartışmasız olarak şu noktaları belirtmek mümkündür:

1. Allah adına olan her davranış, bütün insanlık adına olmalıdır. Çünkü “Allah bütün âlemlerin rabbidir.” O halde, belli bir ırkın, belli bir bölgenin, beli bir rengin veya belli bir kadronun hesabının ağır bastığı davranış ve yöneliş, kesinlikle Allah adına değildir. Bunu, kitamızın ileriki bölümlerinde, Son Peygamber ve arkadaşlarının söz ve tavırlarıyla, belirgin bir halde göreceğiz.

 

2. Allah adına olan her davranış, zulüm, baskı ve merhametsizlikten uzaktır. Çünkü bunlar, insanlığı bir bütün olarak düşünmemenin sonuçlarıdır. Kin, nefret, sömürme duygularının beslediği fedakârlıklar Allah adına olmaz.. İnsanlığı bir bütün olarak düşünenler kendilerinin, bu bütünün bir parçası, bu büyük vücudun bir hücresi olduklarını bilirler. Ve bilirler ki, o bütünün bir parçasına dokunmak onun tümüne dokunmakla aynıdır. “Bir canın karşılığı olmaksızın veya yeryüzünde bozgun çıkarmak için bir kişiyi öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide, 32)

 

3. Allah adına olan her davranış, bağnazlık ve taassuptan arınmış olacaktır. Çünkü bunlar da zulüm, baskı ve sömürünün, yani insanlığı bir bütün olarak düşünmemenin sonuçlarıdır. Hz. Peygamber’e; kahramanlık için, taassup ve kavimcilik için, gösteriş için savaşan kişilerin durumları soruldu. Yüce Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah’ın buyruğu yücelsin diye savaşan, Allah yolundadır.”

 

 

Bu üç esas noktayı biraz daha kısaca ifadeye koymak istersek şöyle demek zorunda kalırız: Allah adına olan her davranış ve yönelişin temelinde insana saygı bulunacaktır. Allah adına olan davranış ve yönelişin nasıl olması gerektiğini, ‘âlemlere rahmet’ en büyük insanın nasıl gerçekleştirdiğini ve nasıl örnekleştirdiğini bu kitapta canlı örnekleriyle göreceğiz.

 

Bu genel bilgilerden sonra, Kur’an ve Sünnet’in şehitlik ve velilik konusundaki verilerine biraz daha yakından bakabiliriz. Bunun için, bazı Kur’an ayetlerini görelim:

 

“Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin! Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.” (Bakara, 154)

 

“Nice peygamber, beraberinde kendisini Rabb''e adayan birçok kişi bulunduğu halde savaşmıştır. Onlar, Allah yolunda kendilerine gelip çatan zorluklar yüzünden gevşememiş, zayıflık göstermemiş, susup pusmamışlardır. Allah sabredenleri sever.” (Âli İmran, 146)

 

“Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah''tan bir bağışlanma ve bir merhamet/bir sevgi onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir. Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah''a götürüleceksiniz.” (Âli İmran, 157-158)

 


“Allah yolunda öldürülmüş olanları ölüler sanma sakın. Hayır! Onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar.  Allah''ın, lütfundan kendilerine verdiğiyle sevinçlidirler. Ve arkada kalıp kendilerine katılmamış olanlara şunu müjdeliyorlar: Onlar için korku yoktur; tasalanmayacaklardır onlar. Allah''tan bir nimeti, bir lütfu ve Allah''ın müminlerin ödülünü vermezlik etmeyeceğini de müjdelerler.” (Âli İmran, 169-171)

 

“Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar da öldürürler, öldürülürler! Allah''ın; Tevrat''ta, İncil''de ve Kur''an''da kendi üzerine hak olarak yazdığı bir vaattır bu! Ahdine, Allah''tan daha vefalı kim var? Perçinlediğiniz bu antlaşmanızdan ötürü müjdeler olsun size. İşte budur o büyük başarının ta kendisi.” (Tevbe, 111)

 

Asrısaadet’te Şehitlik veya Asrısaadet Şehitleri:

 

İslam, bir yaradılış dini olarak, öldürmenin de insan hayatının gerçeklerinden biri olduğunu kabul ve itiraf eder. Şöyle veya böyle, insan, mutlaka öldürmüştür ve öldürecektir. Önemli olan ne için, hangi gerekçeyle ve nasıl öldürdüğüdür. Hüner, öldürmek için yaşamamak ve öldürmek için yaşayanların karşısında olmaktır. Öldürmek için yaşayanların karşısına dikilirken öldüren, aslında yaşatmaktadır. İşte bu anlamda öldürme ve bu anlamda savaş kutsaldır ve insanoğluna, ulaşılabilecek mertebelerin en yücelerinden birini kazandırır. Bu yaradılış gerçeğini riyakâr bir tavırla ters çeviren Pavlus Hıristiyanlığı ve onun tevhitten kopmuş kilisesi, insan ve hayat gerçeğine karşı çıktığı içindir ki, bir yandan: “Bir yanağına vurulursa ötekini çevir” derken öte yandan insanlık tarihinin en büyük zulüm ve cinayetlerini tarih sayfalarına bir yüz karası olarak işlemiştir. İnsanlık tarihinin en büyük öldürme ve insan imha etme olayları kilisenin ürünüdür ve öyle olmaya devam etmektedir.


Kilise ve onun ilim dünyasındaki casusları oryantalistler, öldürme gerçeğini kabul ettiği için saldırdıkları İslam’ın neyin peşinde olduğunu görüyor ve biliyorlar; fakat emrinde oldukları kuruluş, onların gördüklerini söylemelerine izin vermez. Olay şudur: İslam kılıcı, öldürmek için yaşayanları durdurmaya adanmış bir kılıçtı. Öldürmek için öldürenleri asırlardır destekleyen kilise, dünyanın dört bucağında  sürdürdüğü kolonizasyon ve sömürü hareketlerinde hangi eli kırmanın peşindeydi? Öldürmek ve sömürmek için öldüren eli mi, ölmemek ve sömürülmemek için çırpınan eli mi? İngiliz’in Hindistan’da, Fransız’ın Güney Afrika’da ve bütün Avrupa’nın Çanakkale önünde kırmaya çalıştıkları eller, kesmeye çalıştıkları başlar hangi Avrupalı’nın evine, ocağına saldırmıştı?

 

Bizim burada İslam adına savunduğumuz sadece İslam’dır. İslam tarihi değil. Bunlar, bazı noktalardan farklıdırlar. İslam adına, eğer mutlaka bir zaman dilimi, bir devir tümüyle savunulacaksa bu, Asrısaadet diye andığımız, Peygamber devridir. Onun vefatından sonrası, tartışmaya açıktır. O halde, Asrısaadet’e bakmak ve her konuda ona bakmak, İslam adına konacak ölçülerin temelidir.

 

Üzerinde olduğumuz konu bakımından Asrısaadet’te görülen nedir? 23 yıl gibi kısa bir zaman içinde, en kötü şartlar altında, en azgın insan sürülerine karşı, en yüksek fikirlerden oluşan bir ideali, en basit imkânlarla dünyanın bağrına kazmak ve üç kıtaya kol atmış bir iman ve heyecan halinde insanlığa mal etmek, 500 kişilik bir ölüler yekûnuyla gerçekleştirilmiştir. Bu yekûnun 200 kadarı Müslüman şehit, 250 kadarı da İslam’a karşı çıkan putperest ölüsüdür. Ve ileride göreceğimiz gibi, Asrısaadet’te öldürmek için yola çıkan ve saldıran, Müslüman değil, Müslüman’a hayat ve söz hakkı tanımayan kuvvettir. Müslümanlar sadece ve sadece savunma yapmışlardır. İnsanlık tarihinin, bırakın İslam gibi evrensel bir devrimini, en basit hareketlerinin hangisinde, insan kanı böylesine kutsal tutulmuştur?


Asrısaadet’in, yani 23 yıllık Son Peygamber devrinin 14 yıl gibi uzun bir bölümü Mekke’de geçmiştir. Bu devre, imanın köklerinin muhkemleştirildiği ve en geniş daireler halinde karakterinin tespit edildiği bir devredir. Tarihçi İbn İshakı (ölm.151/768)ın ifadesiyle bu devre ‘sabır ve tebliğ’ devridir. Bu devre, tohumu ekme, çileyi çekme devri olarak karşımıza çıkar. Peygamberlik süresinin yarıdan fazlası bu devreyi oluşturduğuna göre, biz rahatlıkla şunu söyleyebileceğiz: Her erdirici ve yüceltici düşüncede, tohum ekme, yani çile ve sabır devresi, sonuç alma ve nimet devşirme devresinden daima uzun olmaktadır. Bu, varlık ve evrenin diyalektiğidir. Kendi içinde yenilene yenilene sürüp gider.

 

Mekke devri ile ilgili olarak ifadeye konacak ikinci husus, Muhammed Hamidullah’ın da işaret ettiği gibi, bu devir olayları arasında kronolojiyi tespitin mümkün olmadığıdır.

 

Mekke devri, Müslümanlığın ve Müslümanların, insanlık tarihinin en ağır zulümlerine göğüs gerdiği bir devirdir. Bir ıstırap ve pişme devridir. Esasen, bu ıstırap ve pişme sürecini yaşamadan hiçbir düşünce insanlığa mal olmaz. Evrensel ve ölümsüz bütün düşünce ve devrimlerin böyle bir devresi, mutlaka olmuştur ve olacaktır. Mirasyedi, çapulcu, masa başı ahkâmcılarının tahriklerinden kaynaklanmış salon devrimlerinin, işte bu yüzden ömürleri yoktur. Onlar, ıstırapla pişmediklerinden, insanoğlunun derinliklerine işlemeleri asla mümkün olmaz. Sığınacakları tek şey polisiye, zalim tedbirlerdir ki, bu tedbirler onları daha tiksinilir hale getirmekten öte hiçbir işe yaramaz. Derin ve büyük inkılaplar, sessiz, gürültüsüz ve gönülden gönüle yerleşir, fakat çağları peşinden sürükleyip götürür.


Mekke devri, Müslümanların en acımasız zulümlere uğradıkları bir devir olarak dikkat çekmektedir, dedik. Bu zulümlerin başında müstaz’afûn (ezilen, işkenceye uğratılanlar) diye anılan insanlara yapılanlar gelir. İslam’ın, bir anlamda ilk şehidi olarak, biraz ileride göreceğimiz Sümeyye bu gruptandır. Müstaz’afûn’a reva görülen kötülükleri, Sümeyye bahsinde görmek üzre burada, genel zorluk ve sıkıntılara ilişkin birkaç tablo çizeceğiz:

           

Son Peygamber’in tebliğe başlayışından sonra, Mekke oligarşisinin başına geçen amcası Ebu Leheb, kendi sonunun ne olacağını, bir ayrıcalığı olup olmadığını, peygamber yeğenine sordu. Hz. Peygamber, kendisinin amcası olsa bile, hiç kimsenin, Allah’a ve O’nun peygamberine inanmadan sonunun iyi olamayacağını, amcasının da sonunun cehennem olduğunu açıkça söyledi. Bunun üzerine Ebu Leheb, H. Peygamber’i Mekke reisi sıfatıyla ‘hukuk dışı’ ilan etti. Bu demektir ki, Hz. Peygamber, artık, bir başka Mekkeli’nin koruması altına girmeden Mekke’de oturamaz, yaşayamazdı. Nitekim, o sıralarda tebliğde bulunmak üzere Taif’e gitmiş bulunan Hz. Peygamber, Taif putperestleri tarafından feci şekilde taş yağmuruna tutulmanın yanı sıra, yolda, bu durumu da öğrendi ve ancak Mut’im b. Adiy adlı bir Mekkeli’nin himayesini sağladıktan sonra Mekke’ye girebildi.

 

Hz. Peygamber’e eziyet ve kötülükte bulunmak, putperest Mekkelilerin en büyük ve en pahalı zevkleri arasındaydı. Öyle ki, buna cesaret edebilen, hemen kahramanlaşıyordu. Peygamberimizin hayatından bahseden bütün siyer kitaplarında buna örnek olacak çok olay vardır. Bunlar içinde, namaz kılmakta olan Peygamber’in secde sırasında sırtına hayvan leşi koymak, yine namaz sırasında elbisesini boynuna dolayıp boğmaya kalkmak vs. en dikkat çekicileridir.

 

Hz. Peygamber’le alay etmek de ayrı bir tarz ve zevkti putperest Mekkeliler için. Peygamber’le alayı meslek haline getirenler vardı; hatta bunlara bazen Mekke dışından gelip katılanlar bile oluyordu. Kur’an-ı Kerim’in de değindiği bu olgu Müslümanları en çok rahatsız eden hususlardan biriydi.


Peygamberliğin 7. yılında Müslümanları toptan mahvetmeye yönelik yeni ve daha sistemli bir girişimin gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz. Bu, Müslümanlara uygulanan tecrit ve ambargo olayıdır. Bütün putperest kabilelerin imzasıyla alınan bir karara uygun olarak, Müslümanlarla her türlü ilişki, alışveriş, akit, görüşme, konuşma yasaklanmıştı. İlgili kararı içeren metin, Kâbe duvarına asılmış bulunuyordu. Bu kararın uygulandığı süre içinde Müslümanların yakasına bir de açlık yapışmıştı. Bu açlığın Müslümanları nasıl kemirdiğini tasavvur etmek için şu tablolara bakmak yeterlidir:

 

Hz. Ali (ölm. 41/661) anlatıyor: “Bir gün, korkunç derecede acıkmıştım. Hz. Peygamber’in evinde de yiyecek bir şey bulamayınca, dolaşmaya başladım. Bir Yahudi’nin bahçesi önünden geçerken onun bahçe suladığını gördüm. Yahudi bana: ‘Bir kova su çek kuyudan, bir tane hurma al.’ diye bir teklifte bulundu. Kabul ettim. Bir miktar su çekip bir iki avuç hurma biriktirdim, bunlarla karnımı doyurup doğru Hz. Peygamber’in yanına koştum.”

 

Sa’d b. Ebi Vakkas (ölm. 55/675) da şunu anlatıyor: “Bir gece, abdest bozmaya çıkmıştım. Bir deve derisi buldum. Onu götürüp kızarttım, iki taş arasında ezip üzerine bir miktar su döktüm ve bir yere saklayıp üç gün yedim.”

 

Ambargo ve kuşatma kararı, bir süre sonra müşriklerin de aleyhinde olmaya başladı. Çünkü; Müslümanların çalıştırılmamasından doğan üretim kaybı yanında ticarî faaliyet zayıflamış ve Mekke seçkinlerinin gelirleri azalmaya başlamıştı. Esasen, bu sırada mucize bir olay da ortalığı karıştırmış bulunuyordu: Ambargo antlaşmasını içeren ve Kâbe duvarına asılı bulunan metnin, güveler tarafından yenip delik deşik edildiği görüldü. İlginç olan şuydu: Yazıda, güvelerin ilişmediği tek kelime kalmıştı: Allah. Bu ilginç durum da, Mekkelileri tahrik etti ve zaten zararlarına işlemeye başlayan ambargoyu kaldırdılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber Taif olayı münasebetiyle şunu açıkça anlamıştı: Mekke ve çevresindeki kabilelerden hiçbir hayır gelmeyecekti. Çünkü Ebu Leheb onu hep izliyor ve konuştuğu kabilelere etkisini önleyecek her türlü tedbiri alıyordu. Hz. Peygamber, Mekke uzağındaki kabilelerle ilişki kurup davasını onlara anlatma kararı aldı. Tam bu sırada, aralarındaki kabile çekişmeleri yüzünden Mekke’ye gelen ve Hac mevsiminde burada kendi kabileleri lehine taraftar arayan Evs kabilesi mensuplarıyla görüştü. Ancak bunlar zaten horlanan ve ezilen bir insandan bir şey beklenemeyeceğini gösteren bir eda ile olumsuz cevap verdiler. Ne var ki, onların rakibi olan Hazrec kabilesi mensupları da aynı niyetle Mekke’de bulunuyorlardı. Hz. Peygamber teklifini bu insanlara da iletti ve onlara kendisini dinledikleri takdirde hem Medinede’ki kabilelerin tasallutundan kurtulacaklarını hem de ileriki zamanlarda tüm Arap Yarımadası’nın, hatta Bizans ve İran’ın denetimini ellerine alacaklarını söyledi.


Kabile mensuplarından 6 kişi hemen orada İslam’a girdiklerini ve Peygamber’in emrinde çalışacaklarını ilan etti. Tarihsel deyimi kullanırsak Peygamber’le ahtleşip ona bey’at verdiler. Bu tarihsel bey’at, geçtiği mevkiin adına izafetle Akabe Bey’atı diye anılır.

 

6 Hazrecli Müslüman Medine’ye dönüp faaliyete geçtiler. Öte yandan Peygamber’e olumsuz cevap veren Evsliler, Kureyş putperestlerinden bekledikleri ilgiyi göremeden Medine’ye döndüklerinde, orada, yeni dinin önderiyle yaptıkları antlaşma gereği faaliyet gösteren Hazreclilerle karşılaştılar. Tarihçi İbn Hişam’ın bir beyanını burada hatırlatmak yerinde olur: Medine Yahudileri o sırada putperest kabileleri tehdit ederken şöyle diyorlardı: Beklenen nebi yakında gelecek ve biz onunla birleşip size karşı savaşacağız. Bu söylentiler de Evs ve Hazreclileri tahrik ediyor ve yeni Peygamber’in çevresinde yer almaları hususunda onlarda bir şuuraltı vücuda getiriyordu. Yine İbn Hişam’a göre, onlar şöyle diyebilmişlerdir: “Beklenen nebi bu Muhammed’dir. Elimizi çabuk tutup Yahudilerden önce onunla biz beraber olalım.”

 

Bütün bunlar, 6 kişilik Müslüman havariler grubunun faaliyetlerine destek verdi. Ertesi yıl Hac mevsiminde, adı geçen Akabe’de Hz. Peygamber’le bey’atleşmek üzere gelen heyet 12 kişi idi ve içlerinde iki de Evsli vardı.

 

Kısacası, Hz. Peygamber, kendisine, bağlılarına ve imanına Mekke dışında bir barınma ve gelişme yurdu bulmuştu. Gönderdiği kudretli ve basîretli davetçiler eliyle birer ikişer Müslüman olmaya başlayan Medineliler bütün varlıklarıyla yeni dine sahip çıkıyorlardı. Tam bu sırada Mekke’den göç etme emrini almış bulunan Son Peygamber, tarihe Hicret diye geçmiş bulunan olaylar dizisiyle Mekke’deki Müslümanları Medine’ye nakletti. O, eşsiz bir iman ve eylem önderi sıfatıyla, bütün bağlıları hicret edip Mekke’den ayrılıncaya kadar bu kenti terk etmedi. Nihayet, kendisine emanet edilmiş bulunan ve büyük kısmı azılı düşmanlarının kıymetli mallarından oluşan emanetleri sahiplerine vermesi için iman yoldaşı ve sırdaşı Ali’yi görevlendirerek bir gece Mekke’den ayrıldı.

 

Tarihçi Taberî (ölm. 310/922)nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber, Hicret’in hemen ardından bu olayın Müslüman tarihinin başlangıcı sayılmasını emretmiştir. Ancak kaynakların büyük çoğunluğu bu fikrin halife Ömer’e ait olduğunu söylemektedir.


Hicret’le birlikte, sadece canlarını kurtararak Mekke’yi boşaltan Müslümanlar, bütün mal varlıklarından mahrum kalmışlardı. Üstelik, amansız bir biçimde takip edilerek rahatça göçmelerine de imkân verilmemişti. Burada, hukuk açısından bir harp halinin geçerli olmaya başladığı, açıktır. Ve nitekim, Hicret’le birlikte, Müslümanların kendilerini Mekkeli zalim sürgüncülerle harp halinde gördüklerini ve Hicret sonrası hayatlarını harp hali esasına göre düzenlediklerini biliyoruz. O halde, bu zamandan sonra meydana gelecek bütün olayları, bir din yayma gayreti değil, iki topluluk arasında sürüp giden bir harp devresinin olayları halinde görmek gerekmektedir. Esasen, Hicret’le birlikte, zulme uğrayanların, bu yüzden savaşmaya izinli olduklarını belirten Kur’an ayeti de inmiş bulunuyordu:

 

“Kendilerine savaş açılanlara savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğratıldılar. Allah onlara yardıma elbette kadirdir. Onlar sırf, ‘Rabbimiz Allah''tır!’ dedikleri için yurtlarından haksız yere çıkarıldılar. Eğer Allah''ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah''ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler her halde yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edene elbette yardım eder. Allah elbette Kavî’dir, Azîz''dir.” (Hac, 39)

 

 


 

Birinci Bölüm

MEKKE DEVRİ ŞEHİTLERİ

 

 

 

HUBBÂT KIZI SÜMEYYE

 

İslam’a ilk gönül veren, bir kadındı: Hz. Hatice. İslam’ın ilk şehidi de kadınlar arasından seçiliyordu: 7. Müslüman Sümeyye idi bu…

           

Baba Yâsir, ana Sümeyye ve oğulları Ammâr’ın işkence altında inlediklerini gören Hz. Peygamber, onlara yardımcı olamamanın acısını gözyaşları halinde dışa vurur ve şöyle derdi: “Sabredin ey Yâsir ailesi, ödülünüz cennet olacaktır.”

 

Anne Sümeyye yaşlı ve zayıftı. Fakat o, ümmetin firavunu Ebu Cehil’in bütün zorlamalarına rağmen imanından dönmemiş, Ebu Cehil’e böyle bir mutluluğu tattırmamıştı. Sümeyye, bir işkence uygulaması sırasında, Ebu Cehil’in, “Yeni dini inkâr et, serbest kal” isteğine tükürerek cevap verince putperest azgın elindeki mızrağı çaresiz kadının göbek altından saplayıp arkasından çıkardı. Sümeyye şehit olmuştu.

 

Birkaç yıl sonra Bedir savaşında Ebu Cehil Müslüman askelerce öldürülecek ve Hz. Peygamber Ammâr’a şöyle diyecektir: “Allah, annenin katili Ebu Cehil’i öldürdü.”

 

 

 

ÂMMAR OĞLU YÂSİR

 

Şehit babası ve şehide kocası Yâsir… Muhammed Mustafa’nın gök çağrısına ilk gönül verenlerden… Mekke putperestlerinin akıl almaz zulümlerine uğrayan ve tarihe müstaz’afûn (ezilenler) diye geçmiş bulunan hak ve özgürlük kahramanlarının en önde geleni…

 

Semavî dinler tarihinde bütün bir aile halinde en ileri anlamda mustarip, bütün bir aile olarak en kutsal anlamda şehit, bildiğimiz kadarıyla, yalnız Yâsir’in ailesidir. İnsanoğluna, ölümsüzlük adına bundan daha büyük bir bahtiyarlık nasip olmamıştır… En yüce ülkünün, en büyük düşmanlarından, en acımasız işkenceleri görmek ve sonra baba, ana ve oğul halinde ailece şehit olmak…

Köleydi Yâsir. Kendisi gibi bir köleyle, Sümeyye ile evlenmişti. Bu evlilikten Ammâr doğdu. Son Peygamber’in can dostu Ammâr. Gök muştusu, Hz. Muhammed’e geldiğinde, onun çağrısına koşan ilk on kişi arasında yer aldı Yâsir ailesi. Peygamber çağrısına bu koşuş, onların azap ve işkence altına alınmalarına sebep oldu. Açlık, susuzluk, dayak, hapis… Bir köleye, putperest ve zalim bir ‘efendi’ tarafından yapılabileceklerin en acımasızları. Fakat iş bununla bitmiyordu: Putperest ve zalim ‘efendi’, kendi çocuğunu diri diri gömecek kadar canavardı. Ve bu ‘efendi’nin kölesi, köleyle efendi arasında hiçbir fark görmeyen bir imanın ardından gidiyordu. Şimdi siz, böyle bir ‘efendi’nin, böyle bir köleye yapacağı kötülüğü hayal etmeye çalışın. İslam tarihçileri, müstaz’afûn’a özellikle onların babası sayılan Yâsir ve ailesine yapılan kötülüklerin hayal edilemeyecek kadar ağır ve tiksindirici olduğunu belirtmektedirler. Hayal edilmezliği, Yâsir ailesi bakımından iyice pekiştirmek için bir şey daha ekleyelim: Yâsir ailesine yapılan işkenceleri, İslam Peygamberi’nin “Ümmetimin Firavunu” dediği Ebu Cehil yönetiyordu. Nitekim, Yâsir ve eşi Sümeyye, Ebu Cehil’in işkencesi altında can verdiler.

 

Yıllık sıcaklık ortalamasının 40 derecenin altına pek düşmediği Mekke’deyiz. Mevsim yaz ve sıcaklık 60 derecenin üstünde. Saatlerce aç ve susuz bırakılan Yâsir ailesi, çölün bir yerinde, ateş koruna dönmüş kumların ortasına sırt üstü yatırılıyor ve göğüsleri üzerine taş parçaları konuyor. Kurtulmak için bir tek yol vardır: Muhammed’e ve onun tebligatına sövmek ve “Allah bir değildir.” demek. Yâsir Ailesi: “Allah birdir, Muhammed’de O’nun elçisidir, biz aksini söylesek de bu böyledir.” diye haykırıyorlar. İşkence arttırılıyor ve ileri yaşlarda bulunan Yâsir dayanamayıp ruhunu göklere uçuruyor: Şehit olmuştur.

 

 

YÂSİR OĞLU AMMÂR

 

İslam’ın ‘aile boyu şehitlerinin üçüncüsü, oğul Ammar. Babası Yâsir ve annesi Sümeyye ilk şehitler.

 

Ammâr, ölüm tarihi yönünden Asrısaadet şehidi görülmeyebilir. Çünkü o, Hz. Peygamber’den sonraki bir zamanda meydana gelen Sıffîn (yıl: 36/656) savaşında, İslam’ı yozlaştıran Emevî azgınları tarafından öldürüldü.

 

Ancak bu sadece kronoloji bakımından böyledir. Ammâr ilk Müslümanlardan biridir ve Hz. Peygamber’in en çok sevdiği sahabîler arasındadır. O, ayrıca ilk Müslüman şehitlerinin evladı olarak da çok farklı bir yüceliğin sahibidir. Bu yüzden biz onu, İslam devrimine kanlarıyla ilk suyu akıtan anne ve babasının hemen yanında anmayı ve hatırasına saygımızı bu yolla da ifade etmeyi istedik.

 

Ebu Yakzan Ammâr b. Yâsir, ilk Müslümanlardan ve ashabın ileri gelenlerinden biridir. Yine ilk Müslümanlardan olan babası Yâsir ve annesi Sümeyye, İslam uğruna ilk işkence görenlerden olmanın büyüklüğü yanında İslam’ın ilk şehitleri olmanın da şerefini taşırlar. Şehit aileden geriye kalan kıvırcık saçlı, geniş omuzlu Ammâr bu işkencelere daha uzun süre dayanmak zorunda kalacak ve ne yazıktır ki yıllar sonra, İslam’ın dünyaya yayılma noktasına geldiği bir sırada, sözde Müslüman Emevîlerin kılıcıyla can verecektir.

 

Yâsir, Yemen’den gelerek Mekke’ye yerleşmiş ve Ebu Huzeyfe b. El-Muğîre’nin kölesi olmuştu. Daha sonra Ebu Huzeyfe, Yâsir’i, kendisi gibi bir köle olan Sümeyye ile evlendirdi ve Ammâr bu evlilikten doğdu.

 

Ammâr’ın ilk Müslümanların kaçıncısı olduğu hususu tartışmalıdır. Onun, Müslümanlığı kabul eden ilk 7 kişiden biri olduğunu gösteren kayıtlar yanında Erkam’ın evinde Müslüman olan ilk kırk kişi arasında bulunduğunu beyan eden rivayetlere de rastlıyoruz. Büyük Hicret’e katıldığı ittifakla kabul edilen Ammâr’ın Habeşistan’a yapılan hicretlere katılıp katılmadığı tartışmalıdır.

 

Ammâr ve ebeveyninin hedef oldukları işkencelerin anlatımı, İslam tarihçilerinin eserlerinde çeşitli vesilelerle yapılmıştır. Bu konuda verilen bilgiler arasında şu olay da vardır: İşkence görmekte olan Yâsir ailesinin yanından geçen Hz. Peygamber: “Sabredin, ey Yâsir ailesi, ödülünüz cennet olacaktır” diyerek teselli ederdi. Böyle bir gün, Ammâr’ın yanına yaklaşan Peygamber, elini onun başında gezdirdi ve şunu söyledi: “Ey Ammâr, seni bu işkence değil, azgın bir gürûh öldürecektir.”


Ve aynen öyle oldu. Ammar’ı putperest Ebu Cehil’in işkenceleri değil, bazılarının ‘Müslüman’, hatta ‘sahabî’ diye anabildikleri Emevî kralı Muaviye’nin Hz. Ali’ye kılıç çeken askerleri öldürdü.

 

İşkencelerin insan kudretini zorlayan şiddeti karşısında bir ara tahammül edemez hale gelen Ammâr, müşriklerin “Muhammed’e söv, ilahlarımızı öv” telkinlerine mecburen uydu ve serbest bırakıldı. Kendini toparlayınca Peygamber’e koşarak durumu anlattı. Hz. Peygamber: “Kalbini nasıl buluyorsun?” diye sorunca: “İmanla dopdoluyum” diye karşılık verdi. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Git, ey Ammâr, sana tekrar işkence ederlerse yine istediklerini söyle.” Bu olay üzerine Kur’an’ın Ammâr’ı aklayan Nahl Suresi 106-110. ayetleri indi.

           

 

DESTANLAŞAN HAYAT

 

Medine’ye Hicret’in ardından Mekkeli Muhacirlerle Medineli Ensâr arasında kurulan kardeşlikte Hz. Peygamber, Ammâr’ı Huzeyfe b. El-Yemân ile kardeş yaptı.

 

Ammâr, Hicret’ten önce sürdürdüğü fedakâr ve samimi hizmetlerini Hicret’ten sonra da devam ettirdi. Hicret’i takip eden günlerde inşa edilen ve Müslümanlık’ın ilk mescidi olarak anılan Kuba mescidinin yapımını ilk teklif eden ve yapımında kullanılacak ilk malzemeyi toplayan, Ammâr’dır. Kaynaklar onu, bu davranışı yüzünden “Müslümanlık’ta ilk mescidi bina eden adam” olarak anmaktadırlar. Kur’an bu mescitten ‘ilk gününde takva üzerine kurulan ve tertemiz olmak isteyen insanların toplandığı bir mescit’ olarak bahsetmektedir. (Tevbe, 108) Ammâr ilk teklif ve teşebbüsü yapmakla kalmadı, yapım sırasında fedakârca çalışarak Hz. Peygamber’in takdirlerini kazandı. İnşaat devam ederken Ammâr’ın şiirler okuduğunu Peygamber’in de zaman zaman ona katıldığını biliyoruz. Öte yandan, Ammâr yorulmak bilmeden çalıştığından ona takılanlar oluyor “Böyle çalışırsan ölürsün” diyorlardı. Hatta bir gün “Ammâr duvar altında kalıp ölmüş” diye bir söylenti bile çıkmıştı. Bütün bunları duyan Peygamber her seferinde aynı şeyi tekrarlamıştır: “Onu bir azgın grup öldürecektir.” Hatta, İbn Hişam’ın beyanına göre, bir keresinde bizzat Ammâr, omzuna fazla kerpiç yüklemeleri üzerine “Ey Tanrı Elçisi, bunlar beni öldürecekler” diye latîfe etmiş, Peygamber onun saçlarını okşayıp terini sildikten sonra şöyle cevap vermişti: “Hayır, Sümeyye’nin oğlu! Seni öldürecek olan onlar değil, azgın bir gürûh olacaktır.”


Ammâr, Kuba Mescidi inşasında gösterdiği büyük gayretten sonra, yönettiği bütün harplere iştirak etmek suretiyle Hz. Peygamber’in sevgi ve takdirini kazanmaya devam etti. Bedir, Uhud, Hendek gibi harplerde büyük yararlılıklar gösterdiği biliniyor. Hatta, Bedir harbinde putperest savaşçılardan 5 kişiyi Ammâr’ın öldürdüğü kaydedilir. Ammâr’ın bu savaşlardaki başarılarının büyüklüğü ve onlarla iftihar ettiği, yıllar sonra söylediği şu sözden de anlaşılmaktadır: “Ben, Hz. Peygamber’in emrinde, sadece insanlarla değil, cinlerle bile savaştım.” Ammâr’ın savaşlardaki başarıları Hz. Peygamber’den sonra da devam etmiştir. Sıffîn’de doksan küsür yaşında can verdiği zaman yine savaş meydanında, hem de komutan sıfatıyla kılıç sallamaktaydı. Hz. Ebubekir zamanında yapılan Yemâme harbinde kahramanca çarpışmış ve bir kulağını kaybetmişti. Sonraları bu kulağının kesikliğiyle alay edenlere “En hayırlı kulağımı küçümsüyorsunuz” diyerek karşılık verecektir.

 

Halife Ömer devrinde faal rol oynamaya devam etti. Halife tarafından bir ara (h. 21’de) Kûfe valiliğine getirildiyse de, Kûfelilerin vali beğenmezlikleri ve şikâyetleri devam ettiği için bir buçuk yıl gibi bir zaman sonra azledildi. Azli sırasında Ömer ona: “Azil seni üzüyor mu?” diye sorduğunda, “Atanmam sevindirmişti ama azlim üzmedi” cevabını verdi. Valiliği sırasında yapılan savaşlara katılıp katılmadığını bilmiyoruz.

 

 

EMEVÎLERİN İLK HAİNLİĞİ

 

Ammâr, Osman’ın hilafete getirilmesine karşı çıkmadı. Ama onun bozuk icraatını gördükten sonra onun aleyhinde çalışanlar arasında yer aldığını görüyoruz. Buna sebep, daha Osman’ın seçildiği gün başlayan ve birçok kişiyi endişeye sevk eden Emevî tavrı, özellikle Ebu Süfyan’ın beyanları olabilir. Osman’a bîat edildiği gün Ebu Süfyan, halifenin evinde toplananlara yaptığı konuşmayla, daha ilk anda en tehlikeli ihtimallerin akla getirilmesine yol açtı ve Osman’a karşı tavır almayı başlattı. Ebu Süfyan; “Aramızda yabancı kimse var mı?” (o sırada gözleri iyi görmüyordu) diye sorduktan sonra şöyle konuştu:

 


“Ey Emevî nesli, elinize geçirdiğiniz bu hilafete, bir daha bırakmamak üzere sarılın. Üzerine yemin edebileceğim her şeye yemin ederim ki hep bunu elde etmenizi istedim ve bekledim. Artık bu makamı, verasetle çocuklarınıza geçirmeye devam edeceğinize inancım tamdır.”

 

Bu sözler, Halife’nin Ebu Süfyan’ı paylamasına sebep oldu, fakat iş burada bitmedi; haber ortalığa yayıldı ve tepki verenlerden biri de Ammâr oldu. Ensâr ve Muhacirlerden oluşan bir topluluğa, Ebu Süfyan’ın sözlerini kınayıcı ve gelecek tehlikelere dikkat çekici bir konuşma yaptı. Mikdâd, Abdurrahman b. Avf gibi sahabîler de endişelerini belirten konuşmalar yaptılar.

 

Hz. Ali ile münasebetlerinde ona hep bağlı kalan Ammâr, sadakatle ve fedakârca hizmetleriyle de Ali’nin en güvenilir dostlarından biri oldu. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali’nin sağ kolu olarak görev yapan bir kumandandı. Ali’nin bir başka dostu ve kumandanı olan Eşter’i zehirledikleri zaman Muaviye şu sözleri söylemekten kendini alamayacaktır: “Ali, kollarından biri olan Ammâr’ı, Sıffîn’de kaybetmişti, şimdi de öbür kolu koptu.”

 

Hayatının, renkli, hatta mucize olay ve beyanlara sebep teşkil eden sahnelerle dolu olduğunu gördüğümüz Ammâr’ın ölümü de aynı niteliği taşımaktadır. Şehitliğine sebep olan Sıffîn harbine girmeden önce şöyle vasiyet etti:

 


“Şehit olursam kanlarımı yıkamayın, üstüme toprak yığmayın, çünkü o halimle Allah’ın huzuruna davacı olarak çıkacağım.”

 

Hz. Ali, bu vasıyete sadık kalarak, şehit düştüğünde onu yıkamadan defnedecektir. Harp sırasında kendisine getirilen sütü içerken tebessümle şunları söyledi: “Bu benim son yemeğim. Allah’ın Resûlü yıllar önce bana şöyle buyurmuştu: ‘Son içeceğin şey süt olacaktır, ey Ammâr.’

 

Kaynakların verdikleri bilgiler arasında onun, Sıffîn’den önce şöyle dua ettiği de yazılıdır: “Allahım, eğer şu dağdan kendimi aşağı atıp acılar içinde ölmemin senin rızana daha uygun düşeceğini bilsem, hiç çekinmeden bunu yaparım. Ve büyük bir ateş yakıp kendimi içine atmamın seni hoşnut edeceğini bilsem bunu da yaparım. Kendimi suya atıp boğmamın rızanı kazanmaya daha uygun düştüğünü bilsem, onu da yaparım. Ben, nefsim için değil, yalnız ve yalnız senin rızan için savaşacağım.”

 

 

CENNETE DOĞRU

 

Harp hazırlıkları yapılırken bazı sahabîler tarafsızlığını ilan ederek beklemişler; sebebi sorulunca da: “Haksız tarafı öğrenmek için Ammâr’ın öldürülmesini bekleyeceğiz.” diye cevap vermişlerdir. Bunlardan biri olan Huzeyme b. Sâbit, Ammâr’ın şehit olduğu haberini alınca kılıcını çekerek şöyle haykırmıştır: “İşte, hakla batıl belli oldu; çünkü Hz. Peygamber, ‘Ammâr’ı bir azgın gürûh öldürecektir’buyurmuştu.”Huzeyme, Muaviye’nin askerleri üzerine saldırmaya, ancak bundan sonra başlamıştır. Harbin kızıştığı sırada “Bu gün dostlara, Hz. Muhammed ve arkadaşlarına kavuşmak günüdür” diye haykırarak kılıç sallayan Ammâr’ın o sırada 93 veya 94 yaşında olduğunu kaydeden kaynaklar, onun ölümünü de şöyle anlatmaktadır:

 

Ammâr, Ebu Ğâdiye veya Ebu Ğâliye el-Müzenî’nin bir mızrak darbesiyle yere düştü; bunu fark eden bir başka asker de koşup başını gövdesinden ayırdı. Bu iki asker Ammâr’ın başını alarak doğruca komutanlık çadırına yürüdüler. Her biri “Ammâr’ı ben öldürdüm” diye haykırıyordu. Muâviye’nin ordu komutanı ve danışmanı Amr b. el-As bir süre dinledikten sonra şöyle kükredi:

 

“Defolun buradan, bu tartışmayı cehennemde cehennemde yaparsınız ve Allah’a yemin derim ki bunu orada yapacaksınız.”

 

Bu sözleri duyan Muaviye, hemen müdahale ederek iki askeri savdı ve Amr b. El-As’a çıkışmaya başladı: “Bizim için canını ortaya koyan insanları cehennemlik olarak nasıl gösterirsin?” Bu şekilde paylanan Amr, hüzünlü bir eda ile şöyle seslendi: “Evet öyledir, Ey Muaviye! Allah’a yemin ederim ki ikisi de cehenneme gidecektir ve bunun böyle olduğunu sen de bilmektesin.” Ve Amr, gözyaşlarını tutamayarak şöyle devam etti: “Ah, ne olurdu bundan yirmi yıl önce ölmüş olsaydım.”

 

Ammâr’ı mızraklayan Ebu’l-Ğâdiye daha sonra bu yaptığını Emevîlerin zalim valisi  Haccâc’a da anlatacak ve onun ikramları yanında şu sözlerine de muhatap olacaktır: “Yemin ederim ki, yeryüzündeki bütün insanlar, Ammâr’ı hep birlikte öldürselerdi, hepsi birden cehenneme girerdi.”

 

Ammâr, hakkındaki birkaç Kur’an ayetinin inişine de sebep olan bahtiyar insanlardan biri olarak da tarihe geçmiştir. Hadis kitaplarında, onun faziletlerini anlatan birçok Peygamber beyanına rastlıyoruz. Bunlardan, yukarıda verdiklerimize ek olarak, dört tanesini daha kaydetmek istiyoruz:

 

"Ammâr, iliklerine kadar imanla doludur.” Ve: “Ammâr, iki şıklı bir mesele ile karşılaşınca onların en iyi ve en isabetli olanını seçer.” Ve: “Ammâr’a düşmanlık edene Allah da düşmanlık eder, ona kin tutana Allah da kin tutar.”

 

Hz. Peygamber, Ammâr kendisini ziyarete geldiğinde onu: “Hoş geldin, ey tertemiz adam, ey çevresine aydınlık ve temizlik saçan kişi” diye karşılardı.

 

Tertemiz ve apaydınlık Ammâr’ın ölümsüz hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.

 

 

AMR OĞLU ZEYD

 

 

HANÎF ŞEHİT

 

İman aşkı, ıstırap coşkusu, peygamber hasreti ve gök muştusunun şehididir Zeyd… Bir hanîf şehittir. Ne demek bunlar?

 

Miladî 7. asrın başlarında Arap Yarımadası ve bu yarımadanın ticaret ve din hayatında merkez rolü oynayan Mekke… Kur’an’ın ifadesiyle, yeryüzünde tektanrıcı inancın ilk mâbedi olan Kâbe’nin bulunduğu Mekke… O sırada Mekke ve merkezi olduğu yarımada; zulüm, putperestlik, acımasızlık, yağma, cinayet ve ihanetin alabildiğine yayıldığı bir toprak parçasıdır. Çaresiz, ezik, buruk, güzele ve iyiye susamış gönüllerde mutluluk özlemi vardır. Yaşlı gözler, göklere çevrilmiştir; özlem ve beklenti hâkimdir.

 

Yaratıcı Kudret’in insana seslenişi olan semavî dinlerin en eski mâbedi Kâbe, âdeta putlar istilası altında. Üçyüzü aşkın put var Kâbe’de. Lât, Menat, Hubel, Uzza bunların en ünlüleri, en seçkinleri… İnsanoğlu, bunları önce kendi eliyle yapıyor ve sonra yine kendisi onlar önünde eğilip yalvarıyor, tapıyor…

 

Bu manzaraya içi sızlayarak, insanın bu düşüşüne ağlayarak bakanlar da var… İçin için yanan ve fakat putperestliğin azgınlık ve merhametsizlikle bilenmiş kuvveti karşısında gözyaşı dökmekten başka bir şey yapamayan temiz ruhlar, kirlenmemiş benlikler var… Bunlar bir avuç garip ve adları hanîfler. Yani Hz. İbrahim’in gönül ve gök mirasına saygı duyarak onun dini üzere yaşayan ve böyle oldukları için de putlara tapmayan, cana kıymayan, yol kesmeyen temiz kişiler… Bir başka özellikleri var hanîflerin: İbrahim dinini, yaşanan zamana uygun olarak sahibinden alıp insanlığa yeniden tebliğ edecek bir gök habercisinin, bir peygamberin, gelmek üzre olduğuna inanmaları…

 


Son Resül’ün görev alma zamanı yaklaştıkça hanîfler, gönül kulaklarıyla bu gelişin ayak seslerini biraz daha güçlü duyuyorlardı. Fakat bu duyuş onlara çok pahalıya mal oluyordu. Çünkü putperestlerin, İslam’ın ortaya çıkışından önce saldırdıkları ana hedef, onun habercisi olan hanîflik ve hanîflerdi… Durumu daha yakından görmek için şehidimizin mücadelesine göz atalım:

 

En eski İslam kaynaklarından ikisi olan İbn İshak (ölm. 151/768) ve talebesi İbn Hişam’ın eserlerinde şu bilgileri buluyoruz: Son Peygamber’in görev alma zamanı çok yakındır. Mekke oligarşisinin başını çeken Kureyş seçkinleri, geleneksel bayramlarından birini kutluyorlar. Putlar adına hayvanlar boğazlanmış, şaraplar açılmış, sofralar kurulmuştur. Yiyip-içip eğleniyorlar. Yalnız dört kişi katılmıyordu bu eğlenceye: Şair Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Huveyris, Zeyd b. Amr… Bir kenara çekilmiş şöyle dertleşiyorlardı:

 

“Şu kavmimiz ne kötü bir yolda… Aldanmayalım, bunların geleceği kötü. Diyar diyar gezip araştıralım, başımızın çaresine bakalım. Ceddimiz İbrahim’in dinine ihanet eden bu toplulukta hayır yok. Taş parçalarına tapıyorlar. Ayrılalım bunların yurdundan ve belde belde gezip, beklenen haberciyi arayalım…”

 

Ve ahitleştiler ve göklerin habercisini aramak için, başka diyarlara doğru yola çıkmak üzre, dağıldılar. Bizi burada Zeyd’in durumu ilgilendiriyor.

           

Halife Ebubekir’in kızı Esma anlatıyor: Zeyd, yaşlı bir adamdı. Ben onu, sırtını Kâbe’ye dayamış şunları söylerken dinlemiştim: “Ey Kureyş topluluğu! İçinizde benden başka İbrahim dini üzere davranan kalmadı! Ey yüce Allah’ım, hangi yöne dönerek ibadet edeyim sana, bilemiyorum; ama işte secdeye kapanıyorum.”

 

Bu, bedeniyle ihtiyar, fakat gönlüyle genç Zeyd, Kureyş putperestlerinin rahatını iyice kaçırıyordu. Nihayet, toplanıp, susturulması kararına vardılar ve onu susturma görevini amcası Hattâb b. Nüfeyl’e verdiler. Hattâb, Safiye adlı bir kadını Zeyd’i gözlemek ve her hareketini bildirmekle görevlendirdi.

 


Zeyd, olanları duydu, fakat hiç aldırmadan kavmini tenkide devam etti. Nihayet, Hira dağına çıktığı bir gün, ayak takımından bir gruba dövdürüldü ve Mekke’ye bir daha girmemesi söylendi. Bir daha girmedi Mekke’ye Zeyd. Yollara düştü. Bütün Arap Yarımadası’nı dolaştı. Sonra Mavsıl’a ve nihayet Şam’a gitti. Orada tanıştığı bir Hıristiyan rahip ona şöyle dedi:

 

“Boş yere aranıp durma. Tevhit dinini canlandıracak yeni haberci, Son Resul, senin kaçtığın kentten çıkacaktır ve görev alma zamanı gelmiştir. Hemen yola çık, acele et, koş! Koş ki yetişe ve onun önünde imanını tazeleyesin…”

 

Bu mutlu haberle sevinç delisi oldu Zeyd ve yola koyuldu. Mekke’ye doğru… Hz. Muhammed görevi almış, Zeyd’in hanif arkadaşı Varaka, onun gelişini insanlığın en mutlu olayı olarak, en güzel şiirlerine konu edinmişti bile. Bununla da kalmamış Varaka, yeni habercinin tebligatı hakkındaki fikrini soran Hz. Hatice’ye, “O, insanlığın son peygamberidir, iman et ona, ey Hatice” diye öğüt vermiş ve Hatice, yeni dinin ilk bağlısı olma şerefine ermişti. Bütün bunlar Mekke’de oladursun; Zeyd, ihtiyarlığı dize getirmiş, durmadan yol alıyordu çöller boyunca… Lahm mevkiine kadar geldi. İşte burada putperestler, Zeyd’in önüne dikildiler ve onun gökler kadar berrak kanını akıttılar: Zeyd, şehit edilmişti. Son Resul’ün önünde diz çökmek için çöller ve çöller aştıktan sonra, hasretini cennette gidermek üzere ayrılmıştı bu âlemden. Haberi duyan iman arkadaşı Varaka, sonsuzluk kadar anlamlı dizelerle sonsuzlaştırıldı Zeyd’i. İşte bir kaç dize:

           

          “Aydınlanıp doğruyu buldun, muştuladın ey Amr’ın oğlu

            Işıklarla dolarak kaçtın felaketten, kurtuldun.

            And olsun senin dinine ki, en yüce Rabb’e gönül verdin

            Ve terk ettin azgınların putlarını, oldukları gibi.

            And olsun özlediğin dine kavuşmana ki,

            Rabb’in birliğini bir an unutmadın.

            En son, en soyluların kurulduğu makamı elde ettin,

            Yalnız sevenin üstünlüğüne özenilen yurda geçtin.

            Kucaklaştın, eminim, Allah Dostu İbrahim’le

            Zalim değildin çünkü, ateşe atmadın kendini elinle.

            Yerlerin altında da olsan ulaşır sana,

            Koşar Hak rahmeti layık olana.”


Peygamber’i görüp onun önünde Şehadet Kelimesi’ni tekrarlamadan nasıl şehit olur insan? Zeyd’din hatırasına derin bir hürmet duyan sahabîler, bu hayretlerini yenmek ve sonsuzluk yolcusu Zeyd’e bol bol rahmet dileyebilmek için Hz. Peygamber’e sordular: “Zeyd için, bir Müslüman’a dilediğimiz gibi rahmet dileyebilir miyiz?” Cevap verdi Tanrı Elçisi: “Evet, dilersiniz. O, mahşer günü başlı başına bir ümmet gibi diriltilecektir.” Peygamber müjdesinden öğreniyoruz ki Zeyd, verdiği sonsuzluk mücadelesiyle bir ümmet kadar büyük, bir ümmet kadar anlamlı…

 

 

 

EBU HÂLE OĞLU HÂRİS

 

Secde, özgürlük ve eşitlik için baş veren şehit…

 

Hâris’in şehit oluşuna sebep, putperestlerin namaza duydukları kindi.

 

Putçuluk, bütün mukaddeslere kin ve nefretle doludur ama, Kur’an bize gösteriyor ki, Allah düşmanları özellikle secdeye özel bir nefretle bakmaktadırlar. Bu olgu, ilk peygamberler devrinde de böyleydi. Kur’an’da şu satırları okuyoruz:

 

“Dediler ki, ‘Ey Şuayb! Namazın/duan mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi, yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi? Esasında sen; gerçekten yumuşak huylu, olgun bir insansın." (Hûd, 87)

 

Bu nefret, Müslümanlık’ın ilk yıllarında, Mekke oligarşisince, Son Peygamber etrafında kümelenenlere duyulan nefretin temelinde de aynen var. Düşünülsün ki, bir Ebu Cehil, bir Ebu Süfyan, aynı meydanlıkta, beraberinde olmaya bile tahammül edemediği bir Bilal, bir Selman, bir Ammâr’la omuz omuza, diz dize aynı hareketlerin ritmine uyarak ibadet edecektir. Hem de “Yalnız senden yardım diler, yalnız sana ibadet ederiz” demeyi esas alan bir kuvvetin karşısında.

 

İslam tarihçileri bize, söz birliğiyle şunu gösteriyorlar: İlk Müslümanlar, her şeyden önce namazlarını saklamak zorunda kalıyor ve buna büyük özen gösteriyorlardı. Toplu halde namaz kılacakları zaman tenha vadilere, dağ yamaçlarına kaçarlardı. Böyle bir günde, Sa’d b. Ebi Vakkas (ölm.55/675), arkadaşlarıyla bir vadide gizlice namaz kılarken bir grup putperest çıkageldi ve Müslümanlara saldırdılar. Çatışma başladı. Sa’d b. Ebi Vakkas, ölü bir devenin çene kemiğini eline alarak silahlı putperestlere karşı bunu kullandı ve bir Mekkeli’nin başına vurarak kanını akıttı. İşte, Müslümanların akıttıkları ilk kan, bu kan olmuştur. Ne yazık ki, yapılan bu saldırı, secdeye duyulan öfkeyi dindirmemiştir. Hz. Muhammed’in, Hint’ten, Yemen’den, Habeş’ten gelmiş zenci kölelerle kendilerini aynı hizada, omuz omuza durmaya çağırması şımarık müşrik kodamanları çileden çıkarıyordu. Nefret ve hınç öylesine büyümüştü ki, Müslümanların, bir tenha zamanı fırsat bilerek Kâbe’de toplu halde namaza durmaları, bütün Mekke’nin altını üstüne getirdi ve âdeta kıyamet koptu. Korkunç bir çatışma başladı. Söylemeye gerek yok ki, bu çatışma, göklere açılan boş ellerinden başka silahları olmayan Müslümanların ezilip çiğnenmesiyle sonuçlanıyordu. Bu arada, müşriklere, el ve ayaklarını kullanarak karşı koymaları onlar için çok pahalıya mal oluyordu. Nitekim, böyle bir karşı koymanın cezasını, şehidimiz Hâris canıyla ödemiştir.


Hanif şehit Zeyd’i de sayarsak, İslam’ın dördüncü şehidi oluyor Hâris…

 

 

 

 

İkinci Bölüm

MEDİNE DEVRİ ŞEHİTLERİ

 

 

  1. BEDİR ŞEHİTLERİ

 

BEDİR SAVAŞI

 

İslam’ın kader savaşı olarak anabileceğimiz Bedir savaşı Hicrî 2. yılın 17 Ramazan günü (M. 623, 18 Kasım) Medine’deki Müslümanlarla, Mekke putperestleri arasında meydana geldi.

 

Müslümanlar, Mekke putperest oligarşisinin zulmünden, mallarını-mülklerini bırakarak kaçmış, canlarını kurtarmak üzere Medine’ye sığınmışlardı. Devletler hukuku açısından bakıldığında, bu durum, Mekkelilerle Medineli Müslümanlar arasında bir harp halinin varlığını gösterir.    Hal böyle olunca, Bedir ve ardından gelen harpleri, din yayma harbi olarak değerlendirmek yerine genel devletler hukuku bünyesi içinde harpler olarak değerlendirmek kaçınılmaz olur. Taraflardan birinin veya ikisinin filan veya falan dinden olmaları, meydana gelen harbe din yayma savaşı dememiz için yeterli değildir.

 

Müslümanlar, can ve onur koruma savaşı veriyorlardı. Hz. Peygamber, Medine’ye gelişinin hemen ardından geceleri sürekli nöbet tutturuyor ve çoğu zaman kendisi de uyumuyordu. Çünkü Mekke oligarşisi bütün gücü ve nefretiyle ayaktaydı ve hiç durmadan Medine halkını Müslümanlar aleyhine kışkırtıyordu. Bir yandan, Yahudi grupları tahrik eden Ebu Süfyan, öte yandan beklediği liderlik suya düşen ve daha sonraki zamanlarda münafıkların reisi diye anılacak olan Abdullah b. Übey b. Selûl’ü kışkırtıyordu.

 

Şehir içinde Müslümanların can güvenliği için gece gündüz nöbet tedbiri alan Hz. Peygamber Mekke’den ve Mekke’nin kışkırtmasıyla çevre kabilelerden gelebilecek saldırıları önceden haber almak için askerî keşif kolları görevlendiriyordu. İslam tarihçileri bu keşif kollarına seriyye (çoğ: serâya) derler. İslamın ilk tarihinden bahseden bütün kaynaklarda bu seriyyeleri anlatan sayfalara mutlaka rastlanır. Şunu da ekleyelim ki bu seriyyeler faaliyeti Hz. Peygamber tarafından son ana kadar sürdürülmüştür. O, bu seriyyelerin cana kıymalarına, mal yağmalamalarına kesinlikle izin vermemiştir. Nitekim, Batnı Nahle mevkiine gönderilen Abdullah b. Cahş komutasındaki seriyyenin bazı gerekçelerle bu yasağı çiğnemesi Hz. Peygamber’i çok öfkelendirmiştir. Onun temel ilkesi ve askerlerine sürekli emri şuydu:


“Düşmanla karşılaşmayı asla istemeyin; Allah’tan lütuf ve rahmet dileyin. Ancak düşman önünüze dikildiğinde sebat edin, cesur olun.”

 

Tarihçi İbn Sa’d’ın beyanına göre, Hz. Peygamber’in görevlendirdiği seriyyelerin sayısı 47’dir. İbn Hişam’a göre, Müslümanlarca düşmana ilk ok bu seriyyelerden biri olan ve  Seniyyetü’l-Mürre mevkiine gönderilen Ubeyde b. Hâris seriyyesinde Sa’d b. Ebi Vakkas tarafından atılmıştır. Aynı seriyyede komutan Ubeyde’ye verilen sancak da İslam’ın ilk sancağıdır.

 

Müslümanlar Medine’ye kaçtılar, ama yine de can güvenlikleri ve inanç özgürlükleri yoktu. Mekkeliler, Medinelileri sürekli tehdit ediyor ve “Muhammed’i himayeden vazgeçin” diyorlardı. İçine girmiş bulundukları harp halinin gereklerine uygun olarak Medineli Müslümanlar, düşmanları olan Mekkelilerin, Medine’den geçen kervan yollarını kontrol etmek ve kervanlarını gerektiğinde vurmak durumundaydılar. Mekke’nin oluşturduğu tehdit ve tehlikeden emin olmanın başka bir yolu yoktu. Bu stratejinin bir uzantısı olarak, Hz. Peygamber, putperest ordu komutanı Ebu Süfyan’ın  yönetiminde Suriye’den gelen bir kervanın yolunu kesmek üzere harekete geçti. Ancak Ebu Süfyan, başarılı istihbaratı sayesinde kervanı kurtarıp Mekke’ye ulaştırdı. Ve ardından, topladığı orduyla Müslümanlar üzerine Medine’ye yürüdü.

 

İşte, Bedir Harbi, bu Mekke ordusuna karşı, Medine yakınlarındaki Bedir’de verilen savaştır. Müslümanlar, mal ve yurtlarına el koyup kendilerini göçe zorlamakla kalmayan, onların Medine’deki hayat ve hürriyetlerini de tehdit altında tutan Mekke müşriklerine karşı varlıklarını bu savaşla gösterebilmişlerdir.

 

Bedir, 9 km. uzunluğunda, 6 km. genişliğinde bir ovadır. Medine-Mekke-Suriye yolları bu ovada birleşir. Hz. Peygamber, Mekke ordusundan önce Bedir’e gelip müstahkem mevkileri tuttu ve muhtemel saldırı noktalarını dikkate alarak ordusunu yerleştirdi. Ayrıca, sahabilerin işareti üzerine, ovadaki tek su kaynağını da, düşmanın kullanımını engellemek üzere, kontrol altına aldı.

 

Müslüman orduda İbn İshak’ın beyanına göre, 314 kişi vardı. Buna mukabil, Mekke ordusu 950 kişiydi. Müslümanların iki veya üç atına mukabil, Mekkelilerin 100 atlık bir süvari birliği vardı. Teçhizat bakımından, iki ordu arasındaki fark, gerçekten çok büyüktü.