 |
| |  |
|  |
| | |
 |
 |
 | Siyaset
Günlüğü | |  |
 |
 |
|
Halkın Yükselişi Partisi için.. tıklayın |
| |  |
 |
| |  |
|
| | Dünya basınında Öztürk'le ilgili yazılanlardan bazı seçmeler:
* " Öztürk''e göre, tüm İslam gelenekleri, Kur''an''ın ışığında yeniden gözden geçirilmelidir... Sadece geleneklerle yürütülen bir dini İslam olarak algılamamak gerekir. Bu tarz bir yaklaşım tüm Müslümanlara zarar verir. (Alexandra Kemmerer; Frankfurter Allgemeine Zeitung, 23 Haziran 2000)
* " Öztürk, Kur''an''ın zamana uygun ve modern bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunuyor. Ona göre, Kur''an''ın ibadetle ilgili zaman üstü bölümleri, her zaman geçerlidir. Ama Kur''an''ın diğer bölümleri, zamana, bölgeye ve hatta iklim koşullarına göre yeniden yorumlanmalıdır." (Kemal Güler; Fraenkische Nacht, Ekim 2000)
* " Çok engin bir popülaritesi bulunan ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk Türkiye''de fırtınalar koparıyor. Onu her yerde görmek mümkün. Türk gazetelerinde yaklaşık kırk yıldan beri yazılar yazmaktadır. İkna edici bir dil ve hünerli bir kaleme sahip bulunan bu insan, yüz binlerden oluşan kitlelerle iletişim kurmakla kalmıyor, aynı zamanda İstanbul Üniversitesi''nin İlahiyat Fakültesi Dekanlığı''nı yürütüyor ve o arada birçok bilimsel makale ve kitaba da imza atıyor... Kimdir bu ''Yeni Dinsel Kahraman"? Öztürk, İslam''a, güler yüzlü-aydınlık ve sevecen bir yaklaşımdır. Siyasal İslam''ı izleyenlerin aksine, o, inananları ''gerçek Müslüman'' ve ''sapık laikler'' şeklinde sergilenen bir sahte ayırımla bölmüyor. Modern Türkiye''nin hayatına bu yepyeni figür nereden gelip girdi?..Kendisi şu açıklamayı yapıyor: ''Gerçek bir devrimci olan Atatürk İslam''ı da kurtarmıştır. Atatürk, dinin bir başka boyutunu ortaya koydu, dinin devlette değil de kitlelerin ruhunda yaşaması gereken özüne dönüşü sağladı.''... Öztürk, İslam konusunda çok yüksek düzeyli bir eğitim aldı. Onun düşüncesine göre, ''Müslümanların laikler-inanmışlar şeklinde bir ayrıma tabi tutulmaları siyasal İslam''ın bir icadıdır. İnsan aynı zamanda Müslüman ve laik olabilir.'' Öztürk, halkın şu gerçeği anlamasında onlara yardımcı oldu: Laik ve Müslüman olmak ayrı ayrı iki madalyon değil, bir tek madalyonun iki yüzüdür... Öztürk, siyasal İslam''ın özel ajandasında belirlenen paradigmaların dışına çıktı; aynı zamanda dindar ve modern olma imkanı ile geleneksel İslam arasında sıkı bir bağ kurmak suretiyle Müslümanlara yeni bir ufuk açtı..." (Margot Badran; el-Ahram Weekly, 1-7 Şubat 2001)
* " Öztürk, İslam dininin kaynaklarından, laik demokrasi ile bağdaşabilen ve tesettürsüz kadınlara da eşit haklar veren modern bir İslam anlayışı ortaya çıkarmakta ve böylelikle, Atatürk''ün ''anti-dinsel'' reformlarının geriye bıraktığı boşluğu doldurmak istemektedir.... Öztürk, kendini, İslam''ın her yüzyılda yaşayan yenilikçilerinden biri olarak görmektedir... Öztürk''ün sergilediği açık görüşlülük, onun beşiğine, doğduğu gün konmadı... Babası onu Arapça ve Farsça''da eğitti. Evde, mistik şiirler ve teolojinin standart eserlerini okudu... Hiçbir Türk teologu Türk televizyonlarına Öztürk kadar çıkamadı..." (Rainer Hermann; Frankfurter Allgemeine Zeitung, 21 Ekim 2002)
* " Profesör Yaşar Nuri Öztürk, destekleyenleri kadar öfkelenenleri de bulunan ünlü bir ilahiyatçıdır. Türkiye''de, ''Dinde Yeniden Yapılanma Hareketi''nin önderi olan bu insan, geleneksel dinı uygulamalara karşı çıktı ve bu tutumu yüzünden dinci odakların hedefi haline geldi. Otuzu aşkın eseri bulunan Öztürk''ün kitaplarından bir kısmı İngilizce, Almanca ve Farsça''ya tercüme edilmiştir. ''Dinde Yenilikçi Anlayış''ın mensuplarından olan Öztürk günümüzde bu hareketin öncüsü durumundadır." (Turkish Daily News, 16 Şubat 2003)
* " Yaşar Nuri Öztürk, günümüz Türkiyesinin en ünlü ilahiyatçısı ve laik reformist bir İslam''ın öncü teorisyenidir." (Die Zeit, 20 Şubat 2003)
* " Öztürk''e göre, bombalarla demokrasi sağlanamaz. Böylesi bir yol insana layık bir yol değildir. Demokrasi içerden, yani toplumun bağrından yükselmelidir... O, şöyle düşünüyor: ''İslam dünyasına kansız ve İslam''la uyuşum içinde bir demokrasi götürmenin tek yolu, Mustafa Kemal Atatürk''ün laik Türk modelini almaktır.'' Öztürk''ün görüşüne göre, Batı, Atatürk''ü İslam karşıtı göstermekle bir hata yapmıştır. Bu hatanın sonucu olarak, İslam toplumları Atatürk modelinden ürkmektedir. Öztürk, İslam''ın modern bir yorumunu savunmaktadır. Ona göre, Ortadoğu''nun gelenekleri üstüne oturan ''Geleneksel İslam'', Kur''an''da yazılı olan ve Hz. Muhammed tarafından öğretilen özgün İslam değildir. ''Özgün İslam'' laik demokrasi ile bağdaşır ve örtünmek zorunda görmediği kadınlara da eşit haklar verir..." (Godehard Uhlemann; Rheinische Post, 19 Mart 2003)
* " Öztürk, İslamın iki yüzünü ortaya koydu. Bunlardan biri olan ''Kur''an''daki İslam'' Öztürk tarafından ''Otantik İslam'' olarak tanımlanıyor. Öztürk''ün, ''Uydurulmuş İslam'' olarak adlandırdığı İslam''ın diğer yüzüne ise tüm dünya 11 Eylül''de tanık oldu..." (Silke Koppers; Westdeutsche Allgemeine Zeitung, 25 Mayıs 2003)
* " Öztürk, modern ve liberal bir Kur''an anlayışı için uğraşıyor ve İslam''ı köklü bir yenilenmeye yöneltiyor. Onun etkisi Türkiye''deki geniş kitlelerden Almanya''daki Türklere kadar uzanıyor. Öztürk, dinsel içerik ile kültürel verileri birbirinden ayıran yeni bir hareketin başında bulunuyor ve bu nedenle birçok övgü ve tenkit alıyor. (Meinhard Schmidt-Degenhard; ARD Televizyonu programcısı)
* " Profesör Öztürk, şu anda Türkiye''nin en popüler, aynı zamanda da en çok tartışılan İslam düşünürüdür... Müslüman olsun olmasın, birçok insanın İslam''la bağdaştırdığı korkuların çoğunun Kur''an''a ait olmadığını ve insanlar tarafından eklendiğini savunmaktadır. Birçok İslam ilahiyatçısının aksine, diğer dinlerin ve inanışların da tanrısal bir gerçek olduğunu savunan Öztürk''ün ''Kur''an''daki İslam'' adlı eseri ''Kur''an''a Dönüş Hareketi''nin temel taşı olarak kabul ediliyor..." (Prof. Dr. Werner Arnold; Heidelberg Üniversitesi) |
|
|
|
|
*************
GÜNCEL BİR MESELE OLARAK İSLAM-BATI İLİŞKİLERİ VE BUNUN KEİ ÜLKELERİNDEKİ YANSIMALARI
PROF. DR. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK
İÇİNDEKİLER
1. İSLAM-BATI İLİŞKİLERİNİN BUGÜNKÜ DURUMU
2. 1940’ LARDAKİ ÖNGÖRÜ
3. İSLAM’A ŞİDDET TUZAĞI
4. KUR’AN, SAVAŞ VE BARIŞ
5. “MARX’IN YERİNİ MUHAMMED ALIYOR” MU?
6. ATATÜRK DÜŞMANLIĞININ ARKA PLANI
7. ATAT†RK DEVRİMİNİN FELSEFÎ RUHU
8. MUHAMMED İKBAL VE MUSTAFA KEMAL GER‚EĞİ
9. HATEMÎ'NİN BEKLENMEDİK SÖYLEMİ
10. İSLAM-BATI İLİŞKİLERİ VE AVRASYA GERÇEĞİ
11. İSLAM DENİNCE NE ANLAMALIYIZ?
12. İSLAM VE DEMOKRASİ
İSLAM-BATI İLİŞKİLERİNİN BUGÜNKÜ DURUMU
İslam-Batı ilişkileri, çelişkiler, paradokslar ve kavgalarla dolu bir ilişkidir. Günümüzde Müslümanlar Batı’ya inanmıyorlar ve bu konuda ciddi gerekçeleri var. Yıllarca Batı’nın sömürgeci ve emperyalist baskı ve horlamaları altında ezildikleri bilinen Müslüman kitleler ve ülkeler buna tepkilerini değişik biçimlerde öne çıkarmaktadırlar. Ne yazık ki bu tepki veriş biçimlerinden biri de terördür.
Batı ise İslam’ın, özellikle Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, kendisi için en ciddi tehlike olduğunu söylemekte ve İslam dünyasının gerekli uyanış ve rönesansı yaparak ayağa kalkmasını önlemek veya geciktirmek için, her türlü tedbiri almaktadır. Ne var ki, ayağa kalkamayan, gözünü açamayan bir Müslüman dünya, eski kin ve nefretlerini de harekete geçirerek Batı’yı rahatsız edebilmek için elinden geleni ardına koymamakta kararlı görünmektedir. Tam bu noktada, İslam ülkelerinin intikamcı-radikal grupları Batı’nın yumuşak karnını, can alıcı damarını yakalamış bulunuyorlar:
Terör yoluyla taciz.
Batı, terörle İslam’ı eşitleyerek Müslümanları çağın önünde rezil etmek istedikçe, Müslüman radikaller, “Bize etmediğin kalmamış, şimdi de dinimizi terör dini ilan ederek bizi çağın dışına itmek istiyorsun!” karşı çıkışıyla tacizin dozunu artıracağa benziyorlar.
Başka bir deyişle, Batı, Müslüman dünyaya şiddete başvurma dışında bir yol bırakmamış gibi bir görünüm arz ediyor ve bu görünümü devam etmekte ısrarlı gibi duruyor.
İnsanlık korkunç bir kördüğümle karşı karşıyadır. Çünkü Batı-İslam (özellikle ABD-İslam) çekişmesinin yarattığı rahatsızlık tüm dünyayı etkilemektedir. 11 Eylül ve Irak işgali üzerine yaşanan kriz ve kaoslar, özellikle sarsıcı bir tehdide dönüşen terör bu acı gerçeğin elle tutulur kanıtları arasındadır.
İslam-Batı ilişkileri problemini insanlığın mutlu olacağı bir çözüme ulaştırmada hareket noktasının gerçekçilik olduğu kanısındayız. Şu sorunun sorulması zorunludur: Batı, Müslüman dünyayı bugünkü açmazın içine itmede hangi stratejileri esas aldı veya hangi hataları yaptı?
Şimdi bu sorunun cevabını arayalım. |
|
|
1940’LARDAKİ ÖNGÖRÜ
20.Yüzyılda, Batı’nın İslam’la ilgili temel stratejisi, İslam’ı saf dışı edip Müslüman ülkeleri modern sömürge yapma stratejisi olarak gelişmiş görünüyor.
Bu temel stratejiler, daha 1940’lı yıllarda, Batı’nın büyük düşünürlerinden biri ve Batı gizli servislerinin önemli ölçüde yararlandığı bir düşünür olan Arnold Toynbee (ölm.1975) tarafından getirilen uyarı üzerine hazırlanmaya başlandı. Bu strateji, 1950’li yıllardan itibaren de uygulamaya kondu.
Irak işgaliyle yeniden gündeme oturan ünlü “Medeniyetler Çatışması” (The Clash of Civilizations) tezinin öncüsü olan Huntington’ın da fikir babası olarak bilinen Toynbee, Batılı siyaset ve strateji ustalarının dikkatini daha o yıllarda şuraya çekmişti: İdeolojiler çöküyor, insanlık büyük dinlerin bünyesinden yeni mutluluk reçeteleri çıkarmak için harekete geçecektir. Böyle bir süreçte, en karlı sonucu İslam elde edebilecektir. Çünkü, Hıristiyanlığın aksine, onun insanlığa vereceği çok şey vardır: Alkolizmanın, ırkçılığın, eşitsizliğin, Tanrı-kul arası ilişkilere müdahalenin bunalttığı insanlık İslam’ı sahneye çağırmak zorunda kalabilir...
Dine fazla ağırlık vermek ve din tarihini “merkezı tarih” olarak görmekle eleştirilen bir düşünür olan Toynbee’nin öne çıkardığı tezlerden birini daha anımsamalıyız: “A Study of History” (Tarihin Araştırılması) eserinde işlediği teze göre, uygarlıkların ayakta kalması ve gelişmesi onların öteki uygarlıklara meydan okumalarına ve kendilerine yönelen meydan oku-yuşlara cevap vermelerine (Challenge and Response) bağlıdır. Meydan okuma konumundan çıkan bir medeniyet yozlaşır ve sonunda, çöker.
Batı uygarlığı, komünizmin ayakta olduğu dönemde meydan okuyacağı “öteki” olarak komü-nizmi seçmişti. O ideoloji çöktü, yok oldu. Aslında tüm ideolojiler çöktü. Batılı stratejistlere göre, bugün, Batı için bir meydan okuma hedefi olabilen tek inanç ve medeniyet İslam’dır. İslam, Huntington gibi bazı düşünürlere göre, gelecekte sahneyi doldurabilecek tek iman ve enerji kaynağıdır. İslam’ın, geleceğin insanlığına verebileceği değerler vardır. Hatta bazı konularda insanlık ancak İslam’ı sahneye çağırdığı takdirde çözüm üretebilir.
Öte yandan, yine aynı yıllarda, Batı’nın bir başka büyük düşünür ve devlet adamı, Andre Malraux (ölm.1976) şunu söylüyordu:
“Önümüzdeki yüzyıl ya dinler yüzyılı olacaktır, yahut da hiçbir şey...”
Toynbee ve Malraux’nun söylediklerini alt alta koyduğunuzda Batı’nın kaderi hakkında söz söyleme noktasında olanlar için şu uyarı belirginleşiyor: İslam, sahneyi doldurmaya adaydır; hesaplarınızı ona göre yapın. Yoksa geç kalabilirsiniz...
Batı, uzun vadeli temel stratejilerini, işte bu uyarıları dikkate alarak yapmıştır. Huntington’ın şimdilerde yaptığı da, Toynbee’nin tezini daha elle tutulur, daha güncel stratejilere dönüştür-mektir. Huntington bunu yaparken, başlığı “İslam’a karşı çıkış” biçiminde açık bir meydan okuma şeklinde değil de daha politik bir yaklaşımla, “Uygarlıklar Çatışması” şeklinde atmıştır. Ama eseri dikkatle okunursa esas meselesinin Hıristiyan Batı medeniyeti ile Müslüman Doğu medeniyetini çatıştırmak olduğu görülür. Irak’ın istilası, Huntington’ı böyle anlamanın isabetini doğrulamıştır.
Müslüman dünyanın sözde aydınlarıyla, despot yöneticileri keyiflerine bakarken Batılı düşünür ve siyasetçiler, anılan uyarılar ışığında yüz yıl sonrasını şekillendirecek stratejileri belirliyorlardı. Dünya haritası üzerinde hangi toprak parçasının ne için, nasıl hazırlanacağını, kimlerin hangi iş için nasıl seçilip programlanacağını daha o zamanlardan belirlemişlerdir.
Son yılların Saddamları, Humeynıleri, Bin Ladinleri, Talibanları, El Kaideleri birer sebep değil, birer sonuçtur...Büyük satrançta her biri yerine kondu ve bugünlere gelindi.
Temel stratejinin omurgasını, İslam''ın Araplaştırılması oluşturmaktadır. İslam’a Arapların getirdiği eski yorumlar İslam’ın kendisiymiş gibi kutsallaştırıldı. Böylece İslam çağa, çağın değerlerine, çağın büyük boyutlar atlattığı insana problem çıkaran ilkel bir anlayış olarak itilecek, dışlanacak ve etkisini yitirecektir. Buna bağlı olarak da Müslümanlar hem çağın gözünde itibar kaybına uğrayacak, hem de sahte İslam yüzünden geri kalıp perişan olacaklardır.
İslam dünyasının bugünkü haline bakılırsa, bunun aynen böyle olduğu görülür.
O halde, Batı’nın yöntemi, İslam''ın esasına düşmanlık ve saldırı olmamalı, İslam''ın içini oyup boşluğu, sahte bir İslam''la doldurmak olmalıydı. Bunun daha elle tutulur ifadesi şudur: İslam''ı çağ dışı kılmak için onu akıl, bilim ve Kur''an dışı kılmak gerekir. Müslümanlar eğer çağ dışı hale getirilmezlerse, ellerindeki büyük kaynakları kullanarak çağdaş çizgiyi yakalar, sonra da çağın önüne geçebilirler.
Batılılar buna seyirci kalamazdı! Kalmadıkları içindir ki, İslam''la çağdaş insanı çatışır duruma getirme taktiğini seçtiler. Bunun yolu da İslam''la çağı çatıştıran "İslam içi ekipler" bulma ve bu ekipleri ustalıkla kullanma politikasıdır. |
|
| Modern Batı sömürgeciliğinin İslam ülkeleriyle ilgili temel stratejisi budur. Yani, gerçek İslam'da muhteva olması gereken değerlerin yerine, Müslüman ülkelerin, özellikle Arap kültürünün değerlerini koymak... Bu yapılırsa İslam İslam olmaktan çıkar, bir bedevî felsefesi olur. Böyle olunca da çağın ona ısınması, yaklaşması söz konusu edilemez.
Oryantalistler, en insaflı ve insancıl bildiklerimiz de dahil, sürekli bir biçimde bu Kur'an dışı İslam'ı anlatıp öne çıkardılar. Eski oryantalistler bu sahte İslam'ı anlatıp ona hakaret ediyorlardı. Şimdi taktik ve strateji değiştirildi; bu sahte İslam'ı anlatıp övüyorlar ve Müslümanları bu "övülesi" dine sarılmaya, laiklik vs. türünden reformist yollara girmemeye çağırıyorlar.
Batılılar, özellikle siyasetçi kadrolar sürekli bir biçimde bu sahte İslam'ın temsilcilerini muhatap aldılar, sürekli olarak onları yücelttiler. İslam adına yazdıkları eserlerde de daima bu sahte İslam'ı anlatıp övdüler. Bu siyasette, hurafenin saptırdığı kitlelerin duygularını okşamak ile o çekindikleri gerçek İslam'ı sahneden kovmak gibi iki büyük çıkar yan yanaydı. Verimli bir politikaydı bu...Bir taşla iki kuş vuruyorlardı...
Bu yöntemin en son ve en tipik görünümlerinden birine, " Müslümansever, Türk dostu, tasavvuf hayranı" diye ünlenen Alman oryantalist Annemarie Schimmel'in "Islam" adlı kitabında (Schimmel; Islam, Albany, Stat University of New York Press, 1992) rastlıyoruz. 144 sayfalık bu kitapta İslam adı altında yirmi birinci yüzyılın insanına anlatılanların büyük çoğunluğu Kur'an ve akıl dışı Ortadoğu örfleriyle, hurafelerdir. Örneğin, bu kitabın, hem de "Kur'an ve Öğretileri" başlığını taşıyan 28 sayfalık bölümünde (bk.s, 29-57) İslam diye anlatılanlar şunlardır:
Türk şairi Süleyman Çelebi ve benzerlerinin Mevlit (Hz. Muhammed'i öven şiirler) türü şiirlerine övgüler 3 sayfa, kandil geceleri, ölüm yıldönümü törenleri 3 sayfa, vifk, cifir gibi Ortadoğu-Arap falcılık öğretileri 2 sayfa, camiler 4 sayfa, cami helaları 1 sayfa, mihrap ve minberler 3 sayfa, cami duvarlarının boy ve desenleri 4 sayfa, minareler ve ezan okunuşu iki sayfa...
Bu kitabın içinde İslam'ın akla ve temel kaynağı Kur'an'a dayalı değerlerinden hemen hemen hiçbir şey yok. İslam diye anlatılan hurafeler, yerel kültür kalıntıları, tatlı ve ahenkli sözlerle bol bol övülüyor.Uyutulacak insana okunan şiirlerin övülmesi türünden bir övgüyle...
Modern Batı stratejileri şunu istemektedir: Müslüman olduğunu söyleyenler, çağı ve çağın insanını nefret ettirmeli, Müslümanların küçük görülmelerini haklı hale getiren yüzlerce hata işlemeli, bilgisizlik ve dar görüşlülük yüzünden akıl almaz yanlışlar yapmalı, hasımlarına haklılık ve gerekçe kazandıracak davranışlar içine girmelidirler...
Kısacası, akılcı ve barışçı Kur'an İslamı'ndan rahatsız oluyorlar, bedevî veya Tâliban İslamı istiyorlar. Bunun bir anlamı da şudur:
Öyle anlaşılıyor ki, Batılılar, politik bazı hesapların itişiyle, kısa vadede kendilerine çıkar sağlayan, ama uzun vadede hem kendi kendini hem de Batı toplumlarını rahatsız edecek olan "sözde İslam"ı istiyorlar. Bu sahte İslam'a bazen Avrupa İslamı, bazen mistik İslam, bazen ılımlı İslam diyorlar...Şimdilerde ise listeye yeni bir tüp bebek İslam eklediler: Demokratik İslam...
Batı'nın süper gücü Amerika, soğuk savaş döneminde, Varşova Paktı ülkelerini kontrol edebilmek için, Yeşil Kuşak adıyla bir sahte İslam üretti ve bunu başta Türkiye olmak üzere birçok Müslüman ülkeye benimsetti. Yeşil Kuşak İslamı, Ortadoğu-Acem örflerinden oluşan sahte bir İslam'dan başkası değildi. Ama onun yaşatılması, yüceltilmesi gerekiyordu. Çünkü Müslüman dünyanın Demir Perde'ye karşı ucuz şövalye olarak kullanılması bu sahte İslam'ın yaşatılmasına bağlıydı. Müslümanlar dinlerinin gerçeğini öğrenir, aklı ve bilimi öne çıkarırlarsa bu Yeşil Kuşak şövalyeliğinin ayakta kalması mümkün olamazdı.
Soğuk savaş dönemi bitince Yeşil Kuşak süvarileri artık Batı'nın yeni düşmanı durumuna geldiler. Şimdi onları terörün çocukları ilan ederek tepelemek gerekiyor. O halde, tüp bebek İslamlar üretmeye ve Müslüman dünyayı uyutmaya devam...Yeni Batı stratejilerinin esası budur. Batı, Müslüman dünyayı hem sömürüyor, hem de onlarla alay ediyor.
|
|
| Yeni sömürü ve tahrip operasyonlarının Müslüman coğrafyalarda yaygınlaştırılması istenmektedir. Peki, bu nasıl sağlanacaktır? Akıl ve Kur''an dışı dinciliği, “siyasal İslam” veya “ılımlı İslam” adı altında donatıp Müslüman ülkelerde iktidar mevkiine getirmek ve buna karşı çıkanları etkisiz kılıp Müslümanları sahte dinin arkasından gitmeye mecbur bırakmak. Bu gerçeği çok iyi görenlerden biri olan eski Marxist, yeni Müslüman, Fransız düşünürü Roger Garaudy, eserlerinin birçok yerinde "siyasal İslam"ı "İslam''ın hastalığı", hatta "İslam''a ihanet" olarak nitelemiştir. Çünkü siyasal İslam, Taliban gibi radikal-şiddetçi türleri de dahil, Batı''nın süper güçleri ile her türlü işbirliğine girebilmektedir.
Siyasal İslam''ın ürettiği her şeyden zarar görenler sadece Müslümanlar olmaktadır. Batılılar, şöyle veya böyle, az veya çok, siyasal İslam''dan yararlanabilmektedirler. Hatta denebilir ki, siyasal İslam''dan en çok yararlanan dünya Batı dünyasıdır.
Batı, uzun yıllardan beri, şurada özetlediğimiz stratejiyi uyguladı ve akıl almaz bir başarı elde etti. Bu stratejinin bir gereği olarak şunun yapıldığında çoğunluğun kuşkusu bulunmuyor:
Dünyanın dört bir yanındaki Kur''an dışı radikal hurafe İslamcılıklarının tümü Batı tarafın¬dan beslenmekte, geliştirilmekte, yönlendirilmektedir. Tüm bu hareketlerin maddî desteği de büyük ölçüde Batı tarafından sağlanmaktadır.
Yeşil Kuşak adı altında ABD tarafından geliştirilen, yaşatılan ve kullanılan stratejinin Müslüman dünyayı yıllar ve yıllar, geleneksel hurafe dininin batağında nasıl uyuttuğunu birçok insan bilmektedir. Müslüman dünyanın uyanış ve aydınlanma sürecinin başlamasını engelleyen bir numaralı bela işte bu Yeşil Kuşak oyunu olmuştur. Bu oyunun Müslüman dünyayı getirdiği yer "aşırı dincilik, radikal dincilik, fundamentalizm" gibi tabirlerle ifadeye konan "şiddet dinciliği"dir.
Batı, şimdi, büyük ölçüde kendi yapımı olan bu şiddet dinciliğinden yakınıyor. İngiltere Başbakanı Tony Blair aynen şöyle diyor:
"Aşırı dincilik virüsü dünya güvenliğini tehdit ediyor." (Hürriyet, 5 Ocak 2004)
Dediği doğrudur ama bir doğru daha vardır: Bu virüsün böylesine yaygın hale gelmesinde Blair ve benzerlerinin rolü çok büyüktür. Şimdi yakınıyorlar. Tıpkı, bir zamanlar kimyasal maddeleri satıp paralarını çektikleri Saddam''ın "dünyayı kimyasal silahlarla tehdit" ettiğinden yakındıkları gibi...
Batı, Müslüman dünyanın sırtından bir değil, birkaç post çıkarmayı temel politika haline getirmiş bulunuyor. Bir şeyleri satarken sömürüyor, o şeyleri kullandırırken sömürüyor, bu kullanımından doğan sonuçları bahane ederek sömürüyor...Müslüman kentleri hem yıkarken sömürüyor hem yaparken...Değişmeyen iki şey var: Müslümanların sürekli kayıp ve ıstırabı, Batılıların kasalarının sürekli dolması...
Müslümanlar, özellikle Müslüman Türkler, yıllar ve yıllar adeta dinlerinin gerçeğini feda etmek pahasına Batı''nın (özellikle Amerika''nın) Yeşil Kuşak şövalyeliğini yaptı. Soğuk savaş bitince de eskinin şövalyesi, yeni zamanın bir numaralı düşmanı ilan edildi. Ucuz şövalye şimdi, eski efendileriyle boğuşma noktasına gelmiştir.
Kısacası, komünizm çöktü, Yeşil Kuşak''ın işi de bitti. Şimdi Müslümanların "işe yarar" hale gelmeleri Ortadoğu enerji kaynaklarını Batı''nın emrine amade kılmalarıyla mümkün olabilir. Bunu Suut Krallığı, Kuveyt "çadır hükumeti" gibi isteyerek ve uysalca yaparlarsa ne ala; Kaddafı, Humeynı ve Saddam gibi dik başlılık ederlerse icaplarına bakılır...
Kuzey Irak''ta kurdurulmak istenen piyon Kürt devleti, Irak''ın kuzeyi ile Türkiye''nin güney doğusunda tespit edilmiş bulunan muazzam petrol kaynaklarını sömürmeye fazla direnemeyecek bir "yeni eyalet" olacaktır.
Şu anda acil konu petrol olduğu için Müslüman dünyada petrole sahip olanlar sigaya çekilmektedir. Kısa bir süre sonra su ve bor madeni gibi kaynaklar gündeme gelecektir. Ve örneğin, Türkiye''nin defteri açılacaktır. Irak bahanesiyle Türkiye''ye 60 küsur bin asker sokmaya kalkmanın Saddam''la kurulan ilgisi inandırıcı bulunmadığı içindir ki, "Amerika’ya problem çıkarmamayı esas alan" bir hükumet iktidarda olmasına rağmen, bu yöndeki "Süper İstek", Türk Parlamentosu tarafından reddedilmiştir. Görülmüştür ki, hesap, Saddam münasebetiyle Türkiye''ye bir ordu miktarınca asker sokmak, böylece ikinci veya üçüncü sırada yer alan Türkiye''yi daha baştan halletmiş olmak hesabıdır.
Türkiye direnince Saddam''ın üstüne başka taraflardan yürüdüler. Türkiye''nin defterini dürme işi A Planı olmaktan çıkıp başka bir planın içine kondu. (Bu konuda ayrıntılar için bk. Öztürk; Batı Sömürgeciliği ve İslam Dünyası)
|
|
|
|
| İSLAM’A ŞİDDET TUZAĞI
“Gharb, the Arabic word for the West, is also the place of darkness and the incomprehensible, always frightening. Gharb is the territory of the strange, the foreign (gharib). Everything that we don’t understand is frightening. Gharb is the place where the sun sets and where darkness awaits. It is in the West that the night snaps up the sun and swallows it; then all terrors are possible.” (Fatıma Mernissi; Islam and Democracy, New York, 1992, s:13)
Bütün çağların en ürkütücü vebası şiddettir. İnsanoğlu bu zehirli vebanın ilacını, ne yazık ki, henüz keşfedemedi.
Şiddet; hayata, insana ve Yaratıcı''ya bir kötülük, varoluşa bir hıyanettir. "Öldürme" eyleminin temelinde de şiddet vardır. Öldüren öfke, azla tatmin olmayan şiddettir. Ölüm ne den¬li acı, ne denli geniş çerçeveli olursa olsun öldürme kadar ümitsiz edemez. Çünkü ölümde şiddet yoktur, insana ihanet yoktur. Ortaçağın korkulu rüyası veba, aynı çağın büyük kahrı engizisyon kadar ürkütücü ve sarsıcı olmadı. Çünkü vebada şiddet yoktu; engizisyon ise baştan başa şiddetti. En zehirli şiddetti engizisyon; çünkü iğretiye değil, kutsala, Tanrı''ya fatura ediliyordu.
Şiddetin kutsala fatura edileni, insanoğlunun kader çizgisinde en dikenli noktayı oluşturur.
Şiddetin başlangıcı ve mayası, baskıdır. Eğitimleri, düşünce sistemleri, din hayatları baskı ve zorlamayı öne çıkaran toplumlar ve ülkeler şiddet üretiminde daima öne çıkmaktadır.
İslam ülkeleri tarih boyunca hep şiddet üreten ülkeler olmuşlardır. Bunun sebebi, İslam’ın kendisi yani özgün İslam değil, Araplaştırılmış sahte İslam’dır. Bu sahte İslam, Arap şuuraltının kan ve şiddete uyarlı anlayışını asırlar boyu dinleştirerek Müslüman medeniyetin belirgin niteliği haline getirdi.
Şu şaşırtıcı gerçeği sadece Batılılar değil, Müslüman kitlelerin birçoğu da bilmez: Kur’an Araplardan ısrarlı biçimde şikayetçidir. Bu şikayetin gerekçesi olarak Arapların bölücülük, şiddet ve ikiyüzlülüğe eğilimli oluşları gösterilmiştir.
Araplar Kur’an’da “a’rab” (bedevi, göçebe Araplar) kelimesiyle ifade edilmektedir. Ne ilginçtir ki Kur’an Arap ırkını veya Arap toplumunu ifade için başka bir kelime kullanmıyor.
Daha ilginci, a’rab kelimesi, geçtiği 10 yerin dokuzunda, olumsuzluğun, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, kaypaklığın taşıyıcısı olarak kullanılmaktadır. (bk. Kur’an, 9/97; 9/98; 9/101; 9/120; 48/11-12; 48/16; 49/14; 33/20; 9/99)
Arap kültür hegemonyasının işgaline uğrayan İslam özgün yapısından uzaklaşarak bir baskı, korku ve şiddet kurumuna dönüştürülmüştür. Bu olumsuzluktan kurtulmanın tek yolu, Müslümanların din anlayış ve eğitimlerini Arabizm cenderesinden kurtarıp Kur’ansal eksene oturtmaktır. Bu eksene dönüldüğünde görülecek olan şudur:
Kur''an, şiddet ve teröre giden yolu daha baştan tıkamıştır. Şiddet ve terörün başlangıç noktası, baskı, zorlama ve dayatmadır. Kur’an buna “ikrah” diyor.
Kısa ifadeyle, baskı ve zorlama demek olan ikrah, içten ve sevgiyle benimsenmeyen bir şeyi zor, hile ve baskıyla kabul ettirmek, yaptırmak demektir. İkrahın kökü olan “kerh” çirkinlik, tiksinti ve iğrençliktir. İkrah ise bir şeyi tiksindirici, çirkin ve iğrenç bulan insanı cebir ve baskıyla o şeyi yapmaya zorlamaktır.
İkrah, dinin içindekilere uygulanamayacağı gibi, dinin dışında olanlara da uygulanamaz. Kur’an’ın yüzlerce ayetinde, ikrahın hayattan kovulması istenmektedir. Çünkü ikrahın bir biçimde yer aldığı bir dünyanın mutlu olması mümkün görülmemektedir. Bu öylesine tartışılmaz ve zedelenmez bir Kur’an ilkesidir ki, Kur''an''ı tebliğ eden Hz. Muhammed’e bile, ikrahı hatırlatacak tavırlara girmemesi, elliye yakın ayetle ihtar edilir. Bu ihtarın omurga noktasında şu ayetleri görüyoruz:
“Dinde baskı/zorlama/tiksindirme yoktur, olmamalıdır...” (Kur’an, 2/256)
"İnanmayıp yüz çevirilerse, biz seni onlar üstüne bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başka bir şey değildir." (Kur’an, 42/48)
"Eğer rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların tümü mutlaka iman ederlerdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?" (Kur’an, 10/99)
|
|
| “Artık insanları uyar/düşündür! Çünkü sen bir uyarıcı/düşündürücüsün. İnsanlar üzerine musallat bir despot değilsin!” (Kur’an, 88/21-22)
Kur''an, monoton ve monoblok bir dünyayı, tanrısal iradeye ters buluyor. Hiç kimse bir dine girmeye zorlanamayacağı gibi, girdiği dinin içinde de baskı ve zorlamaya maruz bırakıla¬maz. Baskı ve zorlamanın açık veya örtülü olması, manipülasyon şeklinde yürütülmesi hiçbir fark yaratmaz. İnsan, özgür iradesiyle tamamen baş başa bırakılmalıdır.
Özgür birey, aklını sınırsızca işletmelidir. İşletmez ise “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik indirir.” (Kur’an, 10/100) Baskı ve zorlama, ister içte olsun, ister dışta, tartışmasız bir biçimde din dışıdır, bizatihi dinsizliktir. Dinsizlik araç yapılarak dine hizmet edilebilir mi?
Özgür bireyler birtakım çobanlar tarafından bir davar sürüsü gibi güdülmemelidir. (Kur’an, 2/104)
Tüm bu tedbirler gösteriyor ki, Kur’an (yani özgün İslam), şiddetin, eylem noktasına gelmeden, yani henüz baskı ve zorlama aşamasında iken insan hayatından kovulmasını esas almaktadır. Bu da fikir ve imanı temsil edenlerle kitleleri yönetenlerin erdemli kılınması, dinin mevki, saltanat ve menfaat aracı olmaktan çıkarılması (yönetimin laiklik üzerine oturtulması) ve büyük kitlenin bilgilendirilmesiyle mümkün olur.
Ne yazık ki, Müslümanların bugün günlük hayatına egemen olan ve esası bakımından İslam’ın Arap yorumundan oluşan geleneksel fıkıh, biraz da geçmiş zaman şartlarının zorlamasıyla, ikrahı, sonuç olarak da şiddeti öne çıkaran bir yapıda oluşmuştur.
Geleneksel fıkıh, üzülerek söyleyelim ki şiddet üreten bir fıkıhtır. Ortadoğu despotizmleri, bu despotizmlere fatura edilen şiddet ve terör oluşumları bu fıkhın baskıcı zemininde boy atmaktadır. Taliban ve benzeri dinci siyaset anlayışları ve genelde siyasal İslam denen şiddet eksenli yapılanmaların tümü bu geleneksel şiddetçi fıkıh anlayışından beslenmektedir.
Batılı sömürgeci stratejistler, Müslümanları şiddet ve kana bulaştırıp sonra da insanlığın huzurunu kaçıran bozguncular olarak mahkum etme stratejisinde bu şiddet üretici fıkıhtan büyük ölçüde yararlandılar. Batı (Amerika dahil) bu fıkhın vücut verdiği Kur’an dışı din anlayışını daima kutsallaştırıp beslemiş ve ustalıkla kullanmıştır. Taliban’dan Irak serüvenine kadar hep bu strateji işletildi. Stratejinin esası şudur:
Şiddete bulaştır, sonra da şiddet ve terörle suçla!
Batı, özellikle ABD, 11 Eylül öncesinde radikal islamcı şiddet gruplarından hiç de şikayetçi değildi. Hatta, El Kaide başta olmak üzere birçok radikal örgütü, Bin Ladin başta olmak üzere birçok radikal dinciyi besleyip geliştiren bizzat ABD olmuştur.
Ama 11 Eylül''den sonra bu radikal kişi ve gruplar ABD''nin gözünü oymaya başlayınca takke düştü kel göründü. Taliban, El Kaide ve Bin Ladin''le işi biten ABD, eskiden kullandığı bu unsurları kötülemeye ve daha önce eylemlerini desteklediği bu unsurların yaptıklarını ve yapabileceklerini Müslüman ülkeleri işgal için bahane olarak kullanmaya başladı. Önce Afganistan''a yerleşti, ardından da Irak''ı işgal etti. Şimdi gözünü İran''a dikmiş bulunuyor. Ardından Suriye, ve daha sonra belki de Türkiye gelecektir...
Dahası var: ABD, yıllar boyu sarmaş-dolaş dost olduğu, radakil dincilerin beslenmesinde desteklerinden yararlandığı Suudı Arabistan''ı, sahte bir İslam versiyonu geliştirmek ve bunu dünyaya yaymakla suçladı. ABD politikasının önde gelen kurmaylarından Richard Pearle Irak işgali ardından verdiği demeçlerin birinde şunları söyleyebiliyordu:
"Suudı Arabistan, saptırılmış bir İslam versiyonunu tüm dünyaya yayarak kötülük yapan bir ülkedir."
Perle''e göre, "Suudı Arabistan, şiddet dolu, çarpık ve hoşgörüsüz bir İslam anlayışını egemen kılmak için dünyanın her yanına para akıtıyor..." (Hürriyet Gazetesi, 20 Nisan 2003)
Batı, bu çifte standartlı strateji oyunlarıyla Müslüman dünyanın canına okuyacağa benziyor...Müslüman dünyanın bu oyunları deşifre edip aşabilmesi ise çok uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Çünkü bu oyunların aşılmasında en büyük engel, “cihat” naraları atıp ona-buna saldırarak İslam’a “hizmet” ettiğini sanan, esasında ise İslam’ın geleceğini çürüten “İslam içi şiddetçi ekipler”dir. Batı’nın oyununa teslim olan bu şiddetçi ekipler, “cihat”larının Müslümanların değil, sömürgeci Batılılar’ın ekmeğine yağ sürdüğünün farkında bile değiller. Bağırıp duruyorlar... (metnin tamamı 43 sayfadır:devam edecek...)
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |  |
| |  |
| |  |
 |
 |
 | Kitaplar
| |  |
 |
 |
|
 |
Yaşar Nuri Öztürk'ün
kitapları hakkında geniş bilgi için... tıklayın |
| |  |
 |
|  |
 |
 |
 | Dünya
Basınında | |  |
 |
 |
|
 |
Y.N. Öztürk ile
ilgili yazılanlar
ve röportajları
için tıklayın |
| |  |
 |
|  |
 |
 |
 | Kitapları okumak için |
|  |
 |
 |
|
 |
Öztürk'ün kitaplarını okumak için tıklayın |
| |  |
 |
| |
 |
 |
 |
Makaleler |
|  |
 |
 |
|
 |
Y.N. Öztürk'ün
makalelerini okumak için tıklayın |
| |  |
 |
|  |
|  |