 |
| |  |
|  |
| | |
 |
 |
 | Siyaset
Günlüğü | |  |
 |
 |
|
Halkın Yükselişi Partisi için.. tıklayın |
| |  |
 |
| |  |
|
| | HALKIN YÜKSELİŞİ HAREKETİ (Siyasette Temel Bakış Açıları)
TEŞEKKÜR
Bu kitabın hazırlanmasında dostlukları ve katkılarıyla yardımcı olan kişi ve kurumları burada anmayı bir borç sayıyorum.
Bu cümleden olarak: Prof. Dr. Erol Manisalı hocama, Bakan-Büyükelçi Kâmran İnan Beyefendi'ye, TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin Karaca Beyefendi'ye, ATO Başkanı Sinan Aygün Beyefendi'ye, ASAM Başkanı Büyükelçi Gündüz Aktan Beyefendi'ye, Doç. Dr. İ.Yaşar Hacısalihoğlu Beyefendi'ye şükranlarımı ifade ediyorum.
TEMA, ATO, ASAM çalışanlarına da teşekkürlerimi iletiyorum.
Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK (İstanbul Bağımsız Milletvekili, İlahiyatçı,Hukukçu)
"Bir istirahat anı bulunduğu gerçeğine inanılır, değil mi? Fakat heyhat! Görülüyor ki, bu ancak ölümden sonra mümkün olacak." Mustafa Kemal Atatürk
|
|
|
|
|
| |
BU BİR SEFERBERLİKTİR
Halkın Yükseliş Hareketi (HYH) diye anılan yeni siyasal oluşumdan söz ediyoruz.
Şöyle de diyebiliriz:
Bu bir demokratik halk hareketidir. Bir sosyal demokrat harekettir.
Bu hareket, alışılmışlar içinden bir siyaset hareketi, bir parti hareketi değildir; siyaset ölçülerine uygun yol alan bir büyük halk hareketi, bir büyük halk seferberliğidir.
Bir diriliş, uyanış ve yükseliş hareketidir. Bu uyanış ve yükseliş hareketi, henüz "endüstri toplumu" olamamış Türkiye''''yi, "endüstri sonrası seviye"ye ulaştırmayı, yani çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmayı gaye edinmiş bir harekettir.
Halkın Yükseliş Hareketi, 21.yüzyılın gebe olduğu "Türkiye Mucizesi"ni yaratacak iman ve yürüyüşün adıdır.
HYH, her şeyden önce, icazetini sadece halkından alan bir harekettir. Daha başlangıçta, süper güç kodamanlarından icazet alan ve bunu okyanusun ötesinden ilan eden "güdümlü hareketler"den değildir. Öncülerinin ve gönüldaşlarının şurasına burasına süper güç kurmaylarınca yerleştirilmiş "çipler" yoktur.
Bu, Kuvayi Milliye çocuklarının Kuvayi Milliye ruhuyla tarihin önüne çıkardıkları bir uyanış ve yükseliş hareketidir. Bu ülkenin yurttaşı olan herkese kapısı açıktır, ama yalılardan, helikopterlerden yola çıkmamıştır. Yani, piramidin tepesinden değil, tabanından, halktan, halkın ıstırap ve imanının yarattığı dip dalgalarından hız almıştır.
Aydınlık yüzlü anaların, soluk benizli çocukların, beli bükük dedelerin dua ve teşvikleriyle tunç yüzlü Anadolu gençlerinin "Ayağa kalkalım!" haykırışlarını birleştirerek bir büyük yürüyüşü başlatanların hareketidir.
HYH, âhiret müfettişliği yapmayı, kafa-çene ölçmeyi insana ve gerçeğe hakaret sayar. Öne çıkardığı temel değerler erdem ve çalışkanlıktır.
HYH''nın yapılandıracağı siyasette kadınlarımızın sayısı, alışılmışın birkaç katına çıkarılacaktır.
HYH ile ilgili tek tereddüt şöyle ifade edilmiştir:
"Siyaset ama hangi parayla? Sermaye yanınızda mı? Bu iş nasıl olacak?"
Cevabımız şudur: Bu iş, israf ve lüksten uzak kalmakla ve bir elini taşın altına, öteki elini cebine sokanların gayretiyle zafere ulaşacaktır. Siyasal gösteri, tantana, onun-bunun kesesinden keyif yapmak uğruna savurganlık bizim siyaset anlayışımızda yer bulamaz.
Bizim bu davada rehberimiz, Kurtuluş Savaşı'nı zafere ulaştıran Mustafa Kemal'dir. O, 1922 yılının perişan Türkiye'sinde, Büyük Millet Meclisi'nden tarihe ve millete şöyle seslenebilmiştir:
"Arz edebilirim ki, memleketimizin gelir kaynakları millî davamızın emniyetle elde edilmesine yeterlidir. Millî kuvvetimiz, hariçten borçlanma yapmaksızın dahi, fakirâne olmakla beraber, memleketi idare edecek ve gayesine ulaştıracaktır. Tam bağımsızlık ancak malî bağımsızlık ile mümkündür...Azamî tasarruf millî şiarımız olmalıdır..." (Atatürk''ün Bütün Eserleri, 12/282) Bu ilke bireyler için de ekipler için de ülkeler için de geçerlidir. HYH için de, geçerlidir.
Bu halk hareketi, cebinde kaç kuruşu varsa ondan katkı sağlayacakların hareketidir. Halk hareketi başka nasıl olur? Büyük paraların lüks otel salonlarında başlattığı ve güttüğü "siyasetler"in faturası bu halka çok ağır ödetilmiştir. Ve ödetilmektedir. Bu halk; siyaseti keyif yapmak, gezip tozmak, sonra da kamu kaynaklarını talan edip yandaşlarına yedirmek olarak anlayanların bu ülkeyi hangi hüsranların kucağına attığını öğrenmiş olmalıdır.
HYH o siyasetlerden biri değildir. |
|
| | Malî gücümüzün esası; paylaşım bilincimiz, imece ruhumuz, fedakârlık ve feragat şuurumuzdur. Bu şuurun başaracağına inancımız tamdır.
Milletimizden, başlattığımız seferberliğe katılım isteyeceğiz. Millet için çalışmanın ne demek olduğunu ve nasıl yürümesi gerektiğini cihana en güzel gösterenlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk, 1920 Şubat''ında şunu söylüyordu:
"Milletten para istemek, onları en mukaddes gayeler hakkında bile şüphe ve tereddütte bırakıyor. Bundan başka, muhaliflerin en kuvvetli propaganda silahını teşkil ediyor. Bu sebeple, pek elim ihtiyaçlar için bile dua ile iş görmeye çalışıyoruz." (Atatürk''ün Bütün Eserleri, 6/411-412)
O günkü şartlarda böyle düşünüldü ve başarı sağlandı.
Bugünkü Türkiye''de, o günün yırtık çarıklarla gidilen topraklarında en lüks otomobillerle, hatta özel helikopterlerle dolaşılıyor. Hepimizin o günden çok daha fazla imkânı var.
Bir imanın ve davanın çocukları olarak hepimiz bir şeyler vereceğiz. Daha çok olan daha çok, daha az olan daha az verecek. Ama herkes verecek. Verecek ki, hep verenlerin sürekli güdümüne girmesin. Kaderiyle ilgili söz hakkı olsun, katkı sağlamanın onurunu yaşasın. Alnı açık, başı dik olsun.
Yani, gerçek demokrasi olsun. Sürekli para verdiği için sürekli güdenlerle, hiç bir şey veremediği için sürekli güdülenler hareketi olmasın...
Türk halkının yükseliş hareketi başka nasıl olur? Milletin yükseliş ve refahını yine milletin azim ve kararı nasıl sağlar? Herkesin, "Ben de bu hareketin bir parçasıyım, ben de bu onurun paydaşıyım" diyebilmesiyle sağlar. Atatürk tam bu noktada da bir büyük ufuk açarak diyor ki:
"Şahsî kanaatle değil, milletin kanaatini, fikirlerini ve hissiyatını yoklayarak yürümelidir." (Atatürk''ün Bütün Eserleri, 5/191)
Her şey millete sorularak, ondan onay alınarak yapılacaktır. Bunun garantisi ise tüm halkın bu demokratik seferberlikte, şöyle veya böyle, az veya çok pay sahibi olmasıdır.
Payı olmayanın sözü de olamaz.
Olur diyenlerin bir süre sonra halkı nasıl aldattıklarını, kamu kaynaklarını "besleyiciler"ine nasıl peşkeş çektiklerini biliyoruz.
Söz ve kararda katılım, emek ve harcamada katılımla sağlanır.
Halkın Yükseliş Hareketi, yola bu inançla çıkmıştır, bu inançla devam edecektir. Bu inanç onu iktidara getirdiğinde, ilk işlerinden biri, demokrasinin öncelikle parti içinde işlemesini sağlamak üzere, Siyasal Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu''nu tam demokratik bir yapıya ulaştırmak olacaktır. |
|
|
|
|
| | 1920''DEKİ DURUMDAYIZ!
ABD''nin önemli bir yetkilisi Türkiye''nin bugün içinde bulunduğu durumu, 1919''da başlayan Kurtuluş Savaşı şartlarına benzetmişti.
Neden ve nasıl 1920''lerin şartları içindeyiz?
Sorunun cevabı, tarihin önümüze koyduğu belgelerde.
Atatürk; 1920 başlarında, Türkiye''nin durumunu, Kuvayi Milliye öncüsü arkadaşlarına anlatan mektup ve telgraflarında şu noktaların altını çiziyor:
1.Yönetim, dışa teslimiyeti başarı ve kurtuluş sanmaktadır:
"Mukavemet vasıtalarımızı imha edecek düşman tedbirlerinin biri de fiilen mevcut olan yönetimden istifade ederek Türkiye''yi dahilden oyarak çökertmektir..." (Atatürk''''ün Bütün Eserleri, 6/ 268)
"Malûm mahfiller, mevcut hükûmetin tutulmasını lüzumlu görüyorlar...Malûm mahfiller, millî mukavemeti içinden yıkacak bir kabiliyeti bu hükûmette bulmuşlardır..." (Aynı eser, 6/280)
Durum bugün çok mu farklıdır?
2. Dıştan güdülen dinci unsurlar fırsatı ganimet bilerek her türlü fesat ve tahribe yeltenmektedir:
"Din ve siyaset perdesi altında teşekkül eden ve gelecekte teşekkülü muhtemel olan menfî hareketlerin oluşmasına ve genişlemesine maddî ve manevî bütün kuvvetimizle mani olmak lazımdır. Memleket kurtuluşa, millet birleşmeye muhtaçtır..." (Aynı eser, 6/ 313)
"Dinî bir perde altında, ahalinin taassubundan istifade ederek Kuvayi Milliye''ye karşı cihat ilan edeceklerdir..." (Aynı eser, 6/403)
Durum bugün de aynı; hatta daha da vahimdir.
3. Dışa teslimiyetçi yönetim, meddah basın tarafından desteklenmektedir:
"Hükûmet tarafından teşvike mazhar olan muhalif gazetelerin hücumları...müşkül vaziyette bırakmaktadır..." (Aynı eser, 6/375, 398-399)
Durum bugün de aynıdır. Yaşadığımız diğer benzerlikleri de biz sıralayalım:
4. Düyûnu Umumiye denetimi: Adı değişip IMF olmuş Düyûnu Umumiye yönetimi bütün ekonominin, tarımın ve hayvancılığın kotarıcısı, denetleyicisi olarak başımızdadır. 5. Borç batağı: Borçlarımız, 3 Kasım 2002''den beri 72 küsur milyar dolar daha artarak 300 milyar dolara yaklaşmıştır. Aynı süre içinde işsizlik dikkat çekici bir artış göstererek % 12''yi aşmıştır. 40 milyon insan açlık ile yoksulluk sınırının ortasındadır. Böyle bir durumda "tam bağımsızlık"tan söz etmek inandırıcı değildir.
6. Tarım ve hayvancılığın iflas edip dışa bağımlı hale gelmesi: Türkiye, kendini besleyen ülkeler listesinden çıkıp buğday, mısır, pamuk, şeker, et, süt ithal eder duruma düşmüştür. Her türlü tohumda dışa bağımlı hale getirilmiş bulunuyoruz. Bir tohum bankamız yoktur.
Türkiye; 1920''lerin savaş yoluyla uygulanmak istenen Sevr''ine mukabil bugün, barış yoluyla uygulatılan bir Sevr ile yüz yüzedir. Nitekim, Stockholm''de toplanan bazı AB mensupları, Kopenhag Kriterleri''nin Sevr şartları gibi uygulanarak Türkiye''nin hizaya getirilmesi gerektiğini dünyanın önünde açıkça ilan etmişlerdir.
O halde, Türkiye, adı konmamış bir işgalin, telaffuz edilmeyen bir parçalanmanın eşiğindedir.
Derin dip dalgalarının yaratacağı bir halk seferberliğiyle teşkilatlanıp siyaset yapacak bir yükseliş hareket ve hamlesinden başka çaremiz kalmamıştır... |
|
|
|
|
| | İMKÂNLARIMIZ VE PROBLEMLERİMİZ
Türkiye, büyük ve zengin imkânlarıyla bir "Türkiye Mucizesi" yaratacak güçe sahip olmasına rağmen küçük problemlerine yenik düşerek bir "Türkiye Kaosu" yarattı.
Temel sebep, Atatürk''ten sonraki döneme damga vuran "devlet adamı noksanı"dır. Çok politikacı yetiştirdik ama fazla devlet adamı yetiştiremedik. Ama her şeye rağmen şu bir gerçek:
Türkiye büyük ülke, Türk milleti büyük millet...
Türkiye; tarihiyle, diniyle, halkıyla, kültür ve düşünce mirasıyla ve bütün olumsuzluklara rağmen, ekonomisiyle büyük ülke. Türk ekonomisi büyük ama problemli, sıkıntılı bir ekonomi.
Türk ekonomisinin sıkıntıları "ekonomik gerekçeler" ile izah edilemez. Türk ekonomisi, Türkiye''''nin hüsrana uğratılmasının siyasal aracı olarak dıştan tertiplerle sarsılmaktadır. Bizi borç batağına sokanlar, bu bataktan kurtulmamızın biricik çaresi olarak yine kendilerini gösteriyorlar. Böylece biz, eski borçların faizlerini ödemek için onlardan ha bire borç almak ve bunun için de onlara sürekli boyun bükmek zorunda kalıyoruz.
Kimse dönüp önümüze, arkamıza, altımıza, üstümüze bakmıyor. Sahip olduklarımızı unutmak için âdeta kendimizi zorluyoruz. Toprağımızda saklı maden imkânlarının sadece iki-üçünü, dünyada bir numaralı değere dönüşen suyumuzu layıkıyla değerlendirsek kaderimiz değişecek ama gizli bir el, gözümüzü bağlıyor.
Bir örnek olarak altın madenine bakalım: Bugün tespit edilen kısmıyla altın rezervimiz 6 bin 500 ton. Güney Afrika''''dan sonra ilk sıradayız.
Bilinen altın rezervimizin değeri para olarak, yaklaşık 150 milyar dolar. Bu miktarın ekonomiye kazandırılmasıyla doğacak katma değer ise, ATO raporlarına göre, 300 milyar dolar.
Bu imkân işlevsel kılınmıyor. Henüz bir Altın Araştırma Enstitüsü kurabilmiş değiliz. Dahası, 1991-2001 arasında bin üç yüz elli ton altın ithal ederek yabancı ülkelere 15 milyar dolar para ödemişiz.
Borçlanmaya uyarlı ve dışa bağımlı ekonomi, geleceğimizi ipotek altına aldı.
Ekonomiye dıştan dahil edilen "sistem dışı kaynak" (yaklaşık on milyar dolar) Türkiye''nin ümüğünü elde tutmanın aracı olarak kullanılmaktadır.
Biz imkânlarımızı, "imkân" olarak kullanamıyoruz ama bizi yıkmak isteyenler bunları "problem" olarak bizim aleyhimize kullanıyor. Dünyanın neresinde kiminle masaya otursak, biz sadece problemleri ve sıkıntıları, açmazları ve çıkmazları olan bir "taraf" oluyoruz. İmkânları ve çözüm reçeteleri olanlar daima bizim karşımızdakiler oluyor. Halkımızın, çocuklarımızın psikolojileri, dirençleri, güçleri, yaşama ve atılım coşkuları daha baştan felç ediliyor.
Sebep siyasettir, siyasetteki tutarsızlık ve yetersizliktir. Daha doğrusu, inançsızlıktır.
Türk halkının gücüne, Türkiye''nin geleceğine inanmayanların Türkiye''den güç alan bir siyaset ve yönetim yaratmaları mümkün değildir. Devletinin kurucusu, ülkesinin rejimi, sistemi, kurumları, askeri, aydınları ile kavgalı zihniyetlerin siyasette yaşama şansları dışarıdan sağlanacak desteğe bağlıdır. Dışarısı bu desteği elbette ki Türkiye''nin keyfi ve hayrı için vermez.
Değişmez kader gibi önümüze konan dikenli yollardan kurtulmanın tek çaresi, kendimize inanmak ve bu inancı önce bir "kurtuluş felsefesi"ne, sonra da bir "kurtuluş siyaseti"ne dönüştürmektir. |
|
|
|
|
| | ZİHNİYET DEVRİMİ GERÇEKLEŞMEDİKÇE...
Her şeyden önce, bir zihniyet devrimine muhtacız. Onun ardından eğitim seferberliği gelecektir. Zihniyet devrimi olmadan eğitimden sonuç alamayız.
Aynı Türk işçisi, Almanya''da aynı işte çalıştığında, üretimi Türkiye''dekinin altı-yedi katı olmaktadır. Sebep, zihniyet iklimi. Zihniyetin kişideki varlığı şöyle dursun, kişinin bulunduğu ortamdaki etkisi bile büyük farklar yaratıyor.
Cumhuriyet''in en büyük getirisi, yarattığı zihniyet devrimi idi. Onun içindir ki, günümüz Türkiye''sinde eğitim imkânları ve düzeyi Cumhuriyet''in ilk yıllarıyla kıyaslanmayacak ölçüde zengin olmasına rağmen, yitirdiğimiz aydınlığın yarattığı boşluk bizi geriye götürmektedir.
Heyecan, yaratıcılık ve yarışma arzusu, eğitimden çok, zihniyetin ürünüdür. Büyük idealler okuldan çok, toplum öncüsü büyük ruhların, ediplerin, şairlerin, düşünürlerin etki ve ilhamlarıyla vücut bulur. Zihniyet devrimlerini bu büyük öncüler yaratır. Okul onu kalıcı kılar, geliştirir.
İsrail çölü yeşillendirirken, Müslüman dünya, o arada Türkiye yeşil alanları birer birer çölleştirmektedir. Yeşilin önemi okullarda, din kitaplarında en etkili ifadelerle anlatılmaktadır; yani işin eğitim yanı halledilmektedir ama zihniyet yanı açıktır. Bunun içindir ki derslerden, vaazlardan hiçbir sonuç alınamıyor.
Gelişmiş ülkelerin bazılarında öğrencilerin, okuldan eve giderken yolda rastladıkları çöpleri, ellerine tutuşturulan torbalara doldurduklarına tanık olabiliyorsunuz. Bu da, eğitimden önce zihniyet meselesidir.
Ahlak, dürüstlük gibi temel insanlık değerleri de birer eğitim meselesi olmaktan önce birer zihniyet meselesidir.
Büyük kentlerimizin ana caddelerinde, arabalarında biriken çöpleri pencereden dışarı fırlatanlar içinde yabancı dil bilen diplomalılar da var....
Ülkesini dış ülkelerde kötüleyen, ikide birde şikâyet eden, tazminat istekleriyle mahkemelere baş vuran, Türkiye düşmanlığı ile prim yapan nice sözde Türk gördüm ki, hepsi ileri derecede eğitimli idi. Bazıları yazar-çizer, aydındı.
Bir büyük diplomatımız şunu söylemek zorunda kalmıştır: "Milletlerarası toplantılarda yabancılardan ziyade, kendi memleketleri aleyhinde faaliyet gösteren Türk lobileriyle mücadele etmek zorunda kaldım." |
|
|
|
|
| | GAYRET KUŞAĞINI KUŞANMALIYIZ!
Başlığımızı şöyle de atabilirdik: Sanal Değerler Ülkesi Olmaktan Kurtulmalıyız!
Gayret kuşağını kuşanmalı, bir yıllık işi bir ayda, bir aylık işi bir günde, bir günlük işi bir saatte yapmalıyız. Bizi geride bırakanlar kadar uyumak, onlar kadar yemek, onlar kadar eğlenmek bizim hakkımız değil.
Türkiye''yi aydınlığa çıkarıncaya kadar, doyasıya uyumamak, doyasıya yememek, doyasıya eğlenmemek, tarihin önünde onurun doruğuna yükselmekle eşanlamlıdır. Çünkü beklenen zihniyet devrimini bunu yapanlar getirir; kitlenin ufkunu onlar açar, Türkiye''yi çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne ve ötesine onlar taşır.
Yılda 152 gün resmen tatil. Yani beş ay... İki milyon memur üzerinden hesaplandığında bunun ekonomik malî ifadesi yılda birkaç yüz trilyondur.
Çalıştığımızı söylediğimiz günlerde ne kadar çalıştığımız ise ayrıca tartışılmalıdır.
Gerçek şu ki, Türkiye bir sanal değerler ülkesine dönüştürüldü. Yani Türkiye bir aldatılanlar ülkesi yapıldı.
Yozlaştırılmış dinle sanal cennet, borca ve dışa bağımlı ekonomiyle sanal refah sahibi olanların elde edecekleri tek şey, sanal mutluluktur. Bunun götüreceği son nokta ise sanal bağımsızlık olur.
Sanal refah; üretmeden tüketmenin, israfın, emeğe ihanetin de göstergesidir.
Akılcı ve ciddî çalışmalarla Türkiye''''ye büyük yararlar sağlayan DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), 1980''li yıllardan itibaren işlevsizleştirildi. Türkiye''nin sanallaşmasında bu işlevsizleştirmenin payı büyük olmuştur. Plansız kalkınma, rotasız yürüyüşten başka nedir?
DPT''nin işlevsizleştirilmesi, Türkiye''nin dışarıdan kontrolünü kolaylaştırmış, sanayi ve yatırım hamlelerinde düzeni, akılcılığı dışlamıştır. Türkiye bugün, işte bu noktadadır. Türkiye''yi bu sanal değerler dünyasından çıkarıp ayaklarının üstüne oturtmak, tatlı yalanın aldattığı kitleleri acı gerçekle yüzleştirmek ve böylece ülkemizi tehditlerin tufanına yakalanmış bir coğrafya olmaktan çıkarmak, onur borcumuzdur.
HYH, bu onur borcunun idrakinde bir halk hareketidir. Sanal değerler ülkesi yapıldığımızın tartışılmaz ve karşı çıkılmaz belgeleri önümüzde. ATO (Ankara Ticaret Odası) raporlarına göre, 2003 yılında 2.3 milyon kişi bankalardan toplam 10.5 katrilyon liralık kredi kullanmıştır. Önceki yıla nispetle artış % 216. Kullanıcıların bankalara olan kredi borcu bakiyesi 8.3 katrilyon.
Yani sanal bir para harcanmış, başkasının parası harcanmış.
"Türkiye çağ atlıyor!" aldatmasıyla yaratılan sanal cennetin faturası, içine yuvarlandığımız borç batağı oldu. 1994 yılında 20.6 milyar dolar iç, 65.6 milyar dolar dış borcu olan Türkiye''''nin bugünkü iç borcu 142 milyar dolar, dış borcu ise 150 milyar doları aşmış bulunuyor. Sonuç şu:
Toplam millî gelir 238 milyar dolar, toplam borç 292 milyar dolar...
Sanal cennetin tadını çıkaranlar kimler? Elbette ki iç ve dış rantçılar. Yani spekülatif kazanç babaları veya haram servet yiyiciler. İşte tablo:
ATO''nun araştırmaları ortaya çıkarmıştır ki, Türkiye, dünyada eşi ve benzeri görülmeyen, hatta düşünülemeyen bir emeksiz (spekülatif) kazanç cennetidir. ATO''nun raporuna göre, 2003 yılında bir spekülatörün Türkiye''de elde ettiği rant geliri, Japonya''da 68, AB ülkelerinde 56, ABD''de 46 yılda elde edilebilecek bir kazançtır.
Hesap gayet açık: Bir rantçı, bir milyon dolarını Türkiye''de bir yılda tam iki katına çıkarılabilmektedir.
Açıklar, IMF''den alınan borçların faiz yükleriyle birlikte halk tarafından kapatılacaktır. |
|
|
|
|
| | TAM BAĞIMSIZLIĞI SAĞLAMALIYIZ!
Bugün bütün dünya bilmekte ve itiraf etmektedir ki, bir ülkenin tam ve gerçek bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.
Ekonomik bağımsızlık tâbiri aynı zamanda siyasal bağımsızlığı da ifade eder ama siyasal bağımsızlık tâbiri aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı ifade etmez. Bağımsızlık meselesinde temel gösterge, ekonomik bağımsızlıktır.
1900''lü yılların sonlarına değin Türkiye için tehdit sıralamamız hep şu olmuştur: Dincilik (Allah ile aldatma, dinci siyaset, siyaset dinciliği), haram servet (vurgun, soygun, kamu mal ve imkânlarını talan, devleti soyma), terör... Bu sıralamada bugün artık kamu kaynakları talanı (veya haram servet) birinci sıraya oturmuştur.
Emperyalist Batı ve onun içerideki uzantıları, Türkiye''nin sadece irtica veya sadece terörle çökertilmesinin mümkün olmadığını anlamışlardır. Türkiye''''nin çökertilmesi, bırakın bunların bir tanesini, ikisiyle bile mümkün olmamıştır.
Ama bunlardan birinin veya ikisinin yanına ekonomik yıkımı eklerseniz bu iş biter.
Yıkım noktasına doğru götürülüyoruz.
Önce, 1856 Kırım Muahedesi ile yapıldığı gibi, borçlandırıldık ve IMF denen modern Düyûnu Umumiye komiserliğinin eline teslim edildik.Türkiye, bağımsızlığı tartışılan bir ülke durumuna geldi.
Ekonomimizdeki düşüş tüm hızıyla devam ediyor. Gerçekçilikten ve bilime saygıdan uzaklık zihniyetini "hızlandırılmış ölüm treni" faciasında bir kez daha ortaya koyan AKP iktidarı, DİE (Devlet İstatistik Enstitüsü) gibi bir kurumu da gerçekçilikten uzaklaştırmış bulunuyor.
DİE''nin, millî geliri yükselmiş gösteren ve çoğu, sanal stoklara dayandırılan raporlarının hiçbiri gerçeklerle bağdaşmıyor. 2003 yılı için öne çıkarılan % 5.8''''lik büyüme puanının 3 puanı stok artışlarından kaynaklanan sanal bir rakamdır. İktidar meddahlığı yapmayan gerçekçi ekonomistlerin tespitlerine göre ise, 2003 sonu itibariyle millî gelir 2000 yılı seviyesinin % 5 altındadır. Sanayideki ücret gelirleri de 2003''''te hiçbir artış göstermemiştir.
Hayalî stoklar düşüldüğünde 2003 yılı millî gelir artışı 2.7 olmaktadır. Bu rakamın büyük kısmının da özel tüketim artışından ibaret bulunduğunu unutmayalım. Yani bu "artış", Türk Lirası''''nın değerlenmesi üzerine büyüyen ithal malı tüketimindeki artışa bağlı, olumsuz ve rakamdan ibaret bir büyümedir.
Gelirler artmadığı için, ithal mala yönelen talep, büyük ölçüde banka kredileriyle karşılanmıştır. Bizim için altı çizilecek esas sonuç şudur:
Faizlerle döviz kurundaki büyük düşüşe rağmen 2003 yılındaki iç borç stoku reel olarak % 10, dış borç stoku da ABD doları bazında % 10 artmıştır.
Yani, halk aldatılıyor. DİE, ne yazık ki, ya bilinçli olarak aldatıcı rakamlar veriyor yahut da ehliyetsiz ellerde gerçek dışı tahminlerde bulunan bir kuruma dönüştürülmüş bulunuyor.
Borçlanmak, en iyi ihtimali esas alsak bile, ülkenin doğal kaynaklarını dışarının ipoteği altına sokar. Bu borçların ödenmesi ve uzatılması adına bir dış malî kontrol sistem ve heyetini söz sahibi yapmak ise iflasa kanat açmaktır.
1920''lerdeki perişan durumumuza rağmen, o günkü TBMM''nin asla kabul etmediği ve kabulünü bağımsızlıktan feragat gibi gördüğü olumsuzluk, işte bu dış malî denetimdir. |
|
|
|
|
| | NASIL KURTULURUZ?
IMF, Dünya Bankası, IFC gibi küresel sömürünün öncü kurumlarının cenderesinden mümkün olan en kısa zamanda kurtulmak zorundayız. Bunun için ya millete gidilecektir, yahut da dirayetli politikalarla sağlanacak bir itibarla borçlar uzun vadeye yayılacaktır. IMF borçları da yine bu nitelikte bir politikayla ertelenmelidir.
İçerideki tedbirin esasını; geldiğimiz noktanın ölüm-kalım, bağımsızlık veya tutsaklık noktası olduğunu, bir ekonomik kurtuluş savaşı vermekte olduğumuzu, bunun için de bir büyük seferberliğe muhtaç duruma geldiğimizi samimiyetle ve acı gerçeği öne çıkaran bir dürüstlükle halka anlatmak oluşturmalıdır.
Bu inandırıcı anlatımın ardından, içte ve dışta alınan tedbirlerin sağladığı fırsatı değerlendirerek bazı radikal adımların atılması gerekecektir. Bu "olağan üstü" adımların atılması için kamu oyunun ortak onayı kaçınılmazdır. Bu onayı belirlemek için referanduma da gidilebilir.
Dirayetli, kararlı, millete güven veren ve milletten güven alan bir siyasetle bunların yapılması mümkündür. Millete gösterilmelidir ki, Türkiye artık ondan-bundan ödünç alınmış takma ayaklarla yürüyerek çocuklarının yarınlarını kuramaz. Ödünç alınmış takma ayakları bir kenara atıp kendi ayaklarıyla ve kendi gücüyle yürümelidir. Başka türlü özgür ve bağımsız olamaz.
Bu güç bu millette vardır. Elverir ki, millet bir ölüm-kalım noktasında olduğunu kavrayabilsin ve gücünü kullanmaya karar versin. Bu gücü kullanıp IMF boyunduruğundan bir an önce kurtulmak yerine, IMF ve arkasındaki güçlerin kucağına biraz daha düşmek üzere ha bire borçlanıp kazandığımızı faize ödersek mahvolmamız kaçınılmazdır.
Önümüzdeki günler, dünya kamu oyunca Ortadoğu''yu işgal planı olarak görülen BOP''un hayata geçirilme- sinde, borç batağına sokulan Türkiye''nin durumundan yararlanılacağı günler olacaktır. ABD, eğer BOP projesinde kendisine destek vermez isek, bizden süratle uzaklaşacaktır. Çünkü artık bize başka ihtiyacı kalmamıştır.
O halde, Türk dış politikasının temel-güncel sorularından biri de şudur: BOP projesine destek verecek miyiz, vermeyecek miyiz? Vereceksek nasıl ve hangi şartlarla, vermeyeceksek niçin ve hangi gerekçelerle?
Türkiye, BOP meselesinde "gık" ettiği anda, 2001 krizinin rakamlarını aşmış bulunan (11.2 milyar dolar) cari işlem açığının eşiğe getirdiği kriz patlatılabilir. Başka bir deyişle, dışarıdan sokulan ve sayesinde sahte ekonomi baharı yaratılan sistem dışı kaynak geri çekilerek yani Türk ekonomisinin damarlarına AKP döneminde şırınga edilen yapay kan boşaltılarak bünye sarsılacaktır.
Dış güçlere teslimiyeti kader yapan bir dinci iktidar böyle bir krizi elbette aşamaz. Yapacağı tek şey, Türkiye''''den isteneni vermek olacaktır. Yani bağımsızlıktan önemli bir miktar daha ödün verecektir.
Batı, devlet televizyonlarında birkaç dil konuşulan "çok dilli Türkiye"yi yarattı. Kendi insanlarına, ana dilleriyle Tanrı''''ya ibadet hakkı, türkü söyleme hakkı vermeyenler, bir gün baktık ki, devlet ekranlarından birkaç dille yayın yapmaya başladılar.
İlk yapılan yanlıştı, son yapılan da yanlış. O diller, özel ekranlardan, gerekirse daha geniş çerçeveli olarak yayına girmeliydi. Devlet ekranından girmesinin anlam ve işareti çok başka...
Korkarız ki, bunun devamı, Türkiye adının tartışmaya açılmasıdır. Malûm odaklar bir süre sonra güdücülerini şöyle konuşturabileceklerdir: "Bu topraklarda sadece Türkler mi yaşıyor ki bu ülkenin adı Türkiye?"
Kendi sanılarınca "herkesi kapsamına alacak yeni bir isim" teklif edebilecekler.
Siyasal İslam''ın; Türkiye Cumhuriyeti Devleti''ni açık veya örtülü biçimde "Kâfir TC." diye itham eden eski ve yeni kurmaylarına dikkat edin; yıllar ve yıllardır "Türk" sözcüğünü kullanmamaya özen göstermişlerdir. Teslimiyetçi, taşeron zihniyetlerin Batı''''ya mesaj verme yöntemleri içinde en etkilisi budur.
HYH, uluslararası hukuk ve diplomasi alanında "Türk" sözcüğünü, üniter Türkiye haritasında yurttaş sıfatıyla yaşayan tüm insanları ifade için kullanır. O insanlar (Türk, Kürt, Laz, Çerkez... vs) Kurtuluş Savaşı''''nı veren ortak iradelerinin bir devamı olarak üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti''''ni kurmuşlardır. Onların tümünü aynı anda ifade eden tâbir "Türk halkı" tâbiridir.
O halkın "azınlık" sıfatı taşıyanları sadece gayrimüslim unsurlardır: Hıristiyanlar (Rum, Ermeni), Museviler.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyanların hepsinin devletidir. |
|
|
|
|
| | SİVİL TOPLUM GÜÇLERİ VEYA KUVAYİ MİLLİYE
Birileri Sevr diyorsa bizim de Kuvayi Milliye dememiz kaçınılmazdır.
Hasta Adam haline getirilen, IMF adındaki modern Düyûnu Umumiye idaresince eli-kolu bağlanan ve nihayet, Kuzey Irak''ta askerinin başına çuval geçirilen Türkiye, Sevr şartlarına uymaya çağrılıyor.
Çuval olayı göstermiştir ki, Türkiye, ilan edilmemiş bir harbin tarafı ve mağlubu konumundadır. Harbin mağlubu olmanın yüklediği tarihsel hamleyi yapmak yerine, kafamıza çuval geçirenleri memnun etmek için çabalayanlardan bu ülkeye hiçbir hayır gelmez.
Türkiye, dıştan ve içten abluka altındadır. Bir yerlere, kötü bir yerlere götürülüyor.
Bu gidişe seyirci mi kalacağız? Elbette ki hayır! Herkesin bir şeyler yapması gerekiyor. Bu ülkenin çocukları mutlaka bir şeyler yapmalıdırlar. Herkesin bir şeyler yapabileceğine inanıyoruz.
Her şeyimiz, her imkânımız vardır. Bütün mesele, o büyük ve yaratıcı iradeyi uyandırmak ve yürüyüşe geçirmektir. Gafiller ve hainler birçok şey yapıyor da bu ülkeyi sevenler neden hiçbir şey yapamıyor?
Ne yapacağız sorusunu sorduğumuzda, aklımıza hemen sivil gücün kullanılması geliyor. Ardından da Sivil Toplum Örgütleri... İşin düğüm noktası, kader noktası, dönemeç noktası sivil güçler...Sen değil, ben konuşacağım tartışması süredursun, sivil toplum güçleri dağ başının dumanla kaplandığını artık fark etmelidir.
Sivil toplum güçleri, bugünün Kuvayi Milliye''si olmalıdır.
Kuvayi Milliye mensubu olmak; iman, irade, bilgi, bilinç, feragat, cesaret ve sonsuzluk sevdası ister. Bu değerlere sahip bulunmayanların Kuvayi Milliye mensubu olmaları mümkün değildir.
Kuvayi Milliye coşkusu taşıyan "diriliş ve yükseliş hareketi" mensupları, Türkiye''yi, şanına layık bir boyuta taşımak için ülkenin ve çağın, insan haklarını rahatsız etmeyecek tüm imkânlarını kullanacaklardır. Kurtuluşumuz bu kullanımdadır...
HYH''nın ilk aşamada saf dışı edeceği temel belalar üç tanedir: 1.Vurgun-soygun, hırsızlık, kısaca haram servet, 2. Kutsal değerlerimizi; cumhuriyeti yıkma, halkı sindirme aracı yapan din sömürüsü, yani saltanat dinciliği, 3. Dış güçlere teslimiyet.
Sivil toplum güçleri öncelikle şunu bilmelidir:
Ülkemizde, demokrasi adı altında kaos egemendir. Gerçek demokrasi yerine Türkiye’ye özgü bir “kapkaç demokrasisi” sahnededir. Siyasal Partiler Kanunu ile Seçim Kanunu’nun yaşatmakta olduğu sistem, iliklerine kadar antidemokratiktir; insan haklarına aykırıdır.
%92’lik bir çoğunlukla kabul edilmiş bir anayasa, %24’lük bir oyla değiştiriliyor. Buna “demokrasinin sonucu” denebilir mi? %76’nın iradesi nedir ve nerededir?
Hayır! Bu, demokrasinin sonucu değil, antidemokratik siyasetin yol açtığı sistem yozlaşmasının sonucudur. Eğer demokrasinin önüne yeni ve ciddî bir umut konmaz ise bu sonuç, çok ağır bunalımlara başlangıç olacaktır.
Düştüğümüz yerden kalkmak zorundayız. |
|
|
|
|
| | İNSAN GERÇEĞİNDE BİRLEŞMEK!
HYH, insan merkezli bir fikir ve siyaset hareketidir.
"İnsan merkezli" olmanın ilk anlamı, insanı sadece insan olduğu için sevip saymaktır. İnsan merkezli siyaset, şu insan, şucu insan, falan renkten, filan ırktan, dinden veya mezhepten insan yerine sadece "insan" diyen bir siyasettir.
İnsan merkezli olmanın Türkiye özeli açısından anlamı, Türkiye haritası içinde yaşayan herkesin aynı haklara ve değere sahip olması ve bunun gereklerinin hayata yansımasıdır. Türkiye çok çeşitli medeniyetlerin, ırkların, dillerin, dinlerin, renklerin ve desenlerin kaynaştığı bir ebru gibidir. Bu muhteşem ebrudaki değişik renkler, gelecek zamanlara uzanan kader birliklerini en son Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı''''nda bir kez daha tarihin önüne koyarak sonsuza doğru bu birliktelikle yürüyeceklerini dünyaya göstermişlerdir.
Üniter Devlet, bu kader beraberliğinin elle tutulur en güçlü ifadesidir.
HYH; Türkiye''deki bazı olumsuzlukları, Türkiye halkını kavga ve bölünmeye itmenin gerekçesi olarak istismar eden dış odakların niyet ve eylemlerini basîretle görmeyi ve değerlendirmeyi hepimizin akıl ve iman borcu bilir.
Ebrudaki renk ve desenleri, ebrunun korunması ve güçlenmesi yerine ebrunun dağılması için bahane yapan, istismar edenler ise aldanmaktadır. Onlar insana da, insan merkezli anlayışa da kötülük etmektedirler. Böyleleri, ülkenin nimet ve imkânlarını dışarıdan birilerinin yararlanmasına açmanın bilinçsiz araçlarıdır.
İnsan merkezli olmanın bir anlamı da klasik kalkınma anlayışından, insan odaklı gelişme anlayışına dönmektir. İnsan merkezli olmayan kalkınma anlayışları, sadece insanı tahriple kalmamış, doğayı, doğal kaynakları ve doğal hayatın bahşedeceği mutluluğu da tahrip etmiştir.
HYH'nın "insan merkezlilik" anlayışı, Türk halkı veya Türk insanı dediğinde Malazgirt'ten Çanakkale'ye, Kurtuluş Savaşı'na kadar iman, hayat, paylaşım ve kader birliği yapmış her renk ve meşrepten insanı kastetmektedir. |
|
|
|
|
| | BİREY VE KAMU
HYH inanır ki, bireyle kamu arası dengenin iyi kurulmadığı bir yönetimde ya devlet bireye zulmeder, yahut birey devleti kemirip soyar.
Bireyle kamunun çıkarları çekişme durumunda olunca kamuyu tercih HYH''nın temel ilkeleri arasındadır. Çünkü bir varlık yasası olan kamuyu bireye tercih, sonuçta bireyin çıkarını ve mutluluğunu sağlar ama bireyi kamuya tercih hiçbir zaman kamunun kaybını geri getirmez. Bireyi tercih sonuçta hem bireyin hem de kamunun zararına olur.
"Güçlü devlet" ile "tâcizci devlet"i birbirine karıştırmak, devletten rahatsız olanların ısrarla başvurdukları bir oyundur.
Bireyi ve emeği koruyan, doymazlık ve haram yiyiciliğin paravanı olmayan devlet anlamında güçlü devlete "evet"; tâcizci, dayatmacı, bireyin girişim-yaratıcılık-üretkenlik gibi değerlerini yıpratıcı devlet anlamında güçlü devlete "hayır!" Güçlü devlet "musallat devlet" değildir, koruyucu ve geliştirici devlettir.
Devlet; kamu sektöründe emredici, özel sektörde yol gösterici, koruyucu olacaktır. Devlet tam anlamıyla saydam olacaktır. Her alanda bütünselliği sağlamak, başıboşluğu önlemek devletin hakkı ve görevidir.
Özelleştirmenin, içte kamu kaynaklarını talana, dışta ise emperyalizmin hizmetine çalışan bir kavram ve kuruma dönüşmesini engelleyecek olan da güçlü devlettir.
Türkiye''yi, özel teşebbüsün ileri götüreceğine inananlardanız. Ancak bu, özel teşebbüsü bencil, talancı bir psikolojiye yenik düşmekten kurtaran, o yolda gerekli tedbirleri alan, nimet ve imkânların paylaşımını geliştiren güçlü bir kamu otoritesiyle sağlanabilir.
Güçlü devlet, çağdaş devlet kavramıyla çelişik değildir. Tıpkı güçlü özel sektörün güçlü devletle çelişik olmadığı gibi. Mesele niyet, amaç ve yetkin insan meselesidir.
Devlet, insana, insan haklarına, ortak amaca, paylaşıma ters düşen egoizmleri frenlemek ve insan haklarına saygı çizgisine getirmek borcu altındadır.
Hukuk devletinin bir anlamı da, insan haklarını bireylerin insafına bırakmayan, bu hakları yasal güvencelere bağladıktan sonra o güvencelerin işlerliğini sağlayan, denetleyen devlettir.
HYH, bireyi ezen, onun atılım gücünü, yaratma-üretme şevkini kıran, ona sürekli engel çıkaran, sürekli bir şeyler dayatan "tâcizci ve şekilci devlet" anlayışına karşıdır. Devlet; koruyucu, kollayıcı, imkân açıcı, özendirici bir ortak irade, ortak güçtür.
HYH, güçlü devleti, insan haklarının ve ahlakın korunmasında temel güvence olarak görür.
Kamu kaynaklarının iç ve dış talanına engel olacak, küreselleşme adı altında yürütülen modern sömürünün önünü kesecek bir güçlü devlete, merkezî otoriteye ihtiyaç yaşamsal önemdedir. Merkezî otoritenin, güçlü devleti zaafa uğratacak şekilde tahrip edilmesinin, adı konmamış bir çok hukukluluk yaratarak ülke imkânlarının dış sömürü tarafından rahatça yağmalanmasına zemin hazırlayacağını düşünmekteyiz.
HYH, küresel sömürü güçlerinin, ülke imkânlarını kolayca yağmalamak için geliştirdikleri "küçük devlet" veya "devletin küçültülmesi" tezine, ahlakî zaaflar yaratan, çağdaş şer unsurları besleyen sömürgeci ve yıpratıcı bir dayatma olduğu gerekçesiyle karşı çıkar. |
|
|
|
|
| | İRTİCA NEDİR?
Yanlış ve tehlikeli bir alışkanlık geliştirildi. Din konusundaki her hatayı, her bilgisizliği irtica diye ananlar var. Oysaki, din alanındaki sakatlık ve yanlışların tümü irtica değildir.
İrtica, dinin ihanet aracı yapılması halinde vücut bulan kötülüğün adıdır. Tarihte hep Hıristiyan Batı çıkarları uğruna kullanılmış ve iş görmüştür.
Hiçbir Haçlı-emperyalist emel, sarıklı veya takkeli ihaneti yanına almadan başarılı olamamış, canımızı yakamamıştır.
Dikkatle bakanlar görürler ki, bugünkü dünyada da Müslümanların başına örülen çorapların temel desteği, enerji ve güven kaynağı, şöyle veya böyle hep irtica olmaktadır. Adı, bölgeye, ülkeye, kitleye ve zamana göre değişebilir ama işlevi asla değişmez.
Hıyanet yoksa, din omurgalı yanlışlar irtica diye anılamaz. Hele dindarlık asla ve asla öyle anılamaz. Dindardaki yanlışlar, hurafe olur, cehalet olur, geleneksel tutuculuk olur. Ne var ki bu olumsuzlukların hiçbirinde kötü niyet ve hainlik yoktur. Yani onlar irtica kefesine konamaz.
Hatta çıkarlar uğruna din istismarı bile, eğer içine hıyanet karışmamışsa, irtica olmaz.
Hurafe bir bilgisizlik, bilinçsizlik ve eğitimsizlik olayıdır. İrtica ise bilinçli ve organize hıyanet olayı.
İrtica; desteği, oyu ve parayı aldattığı Müslümanlardan alır; hizmeti Haçlılara verir. Bunun bazen farkında olmaz, ama yaptığı daima bu olur.
Atatürk; irtica gibi, hurafeye de karşıdır ama, hurafeyle irticayı aynı kefeye koymamıştır. Atatürk''''ün irticaya karşı sergilediği tavır, hıyanete karşı sergilenen tavırdır. Mürteci kadrolar işin bu püf noktasına asla değinmezler; tam aksine onu sürekli gözden kaçırarak Atatürk''''ü irticaya değil de dine karşı gösterirler.
HYH, dindarlık ile irticayı, hatta dindeki cehalet ve hurafe ile irticayı birbirinden ayırmanın ve bu ayrımın gereğini yapmanın, huzur ve mutluluk yolunda atılacak temel adımlardan biri olduğu inancındadır. HYH''nın siyaset projelerinde bu noktanın altı ısrarla çizilecek ve gerekli icraat süratle yapılacaktır. |
|
|
|
|
| | ATATÜRK’ÜN GÖZÜNDE Hz.MUHAMMED
Dinden rahatsız olan inkârcılarla, vatansızlığı din perdesi altında gizleyen irticacılar bir gerçeği ya bilmiyorlar yahut da saklıyorlar:
Atatürk için Hz.Muhammed “ esaret tanımamanın sembolü” idi. 5 Ağustos 1920’de Pozantı Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Peygamber’in esaret tanımayan dindar ümmetinin cihat ordularının öncüsü olmanın şerefiyle iftihar ettiğini” dile getiriyordu. ( bk. Atatürk’ün Bütün Eserleri, 9/133 )
Evet, Hz.Muhammed’in bağlısı dindar esaret tanımaz, esaretle bir arada yaşamaz. O bilir ki, Hz.Muhammed, her şeyden önce, Müslümanların bağlarını, bukağılarını parçalayan, onları özgürlük ve efendiliğe doğru kanatlandıran bir öncüydü.
Batılı emperyalistler Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’e şu adı koymuşlardır: “Müslüman dünyanın militan lideri…” ( Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/115)
Batı onu böyle görüyordu. Ve esaret tanımayan ümmetinin dindar evlatları da onu böyle görüyor, ardından gitmeyi gurur biliyorlardı. Ama aynı günlerde onu tam tersi bir gözle gören, mandacı teslimiyetçi mürteci dinciler de vardı.
“Müslümanların militan lideri” özgürlük savaşçısı için, esaret tanımamanın kutsal bir modeli vardı: Hz.Muhammed…
Siyasal İslamcılar bunu anlamak ve bundan yararlanmak yerine, sırtını Haçlı kodomanlara dayamış, yıllar ve yıllardır Batı gizli servislerinin Atatürk’le Müslümanların arasını açmak için ürettiği sloganları tekrarlayıp durmakta.
HYH, dindar insanlarımızın bu gerçeği göz ardı etmemelerini, geleceğimiz bakımından hayatî önemde görmekte ve gereğini yapmayı bir onur borcu bilmektedir. |
|
| İSLAM''IN HIYANET ARACI
YAPILMASI DURDURULMALIDIR!
HYH, sadece Türk halkına değil, tüm Müslüman halklara şunu duyurmayı bir vicdan borcu sayar:
Müslümanların işe yarar ekip ve bireylerini etkisiz kılmak için kullanılacak stratejiler, unvanlar, lakaplar, itham ve iddialar, yirminci yüz yılın başlarından beri Batı gizli servislerince belirlenmektedir.
Tipik örneklerden biri, Atatürk''e yönelik dinci ithamların İngiliz Gizli Servisi tarafından bulunup İslam halkları arasına salınmasıdır. Atatürk''e "deccal" veya "İslam''ı yıkan adam" gibi sıfatları yakıştıran ve bunları Müslüman coğrafyalarda yayarak, İslam tarihinin en dirayetli ve başarılı antiemperyalisti olan Atatürk''le Müslümanların arasını açan Batı, Müslüman dünyadaki en tehlikeli düşmanını bizzat Müslümanların elleriyle etkisizleştirmeyi başarmıştır.
Ama bugün içinde hâlâ bir korku vardır. AB gibi bir Batı kulübünün ha bire "Atatürk''ten vazgeçin ki sizi içimize alalım" anlamında ihtarlarda bulunması bütün vicdanların, ama özellikle Müslümanların ibretle değerlendirmeleri gereken bir olgudur.
Dünyanın dört bir yanındaki Kur''an dışı ve mandacı dincilik hareketlerinin tümü Batı tarafından beslenmekte, geliştirilmekte, yönlendirilmektedir. Yeşil Kuşak adı altında Demir Perde''ye karşı kullanılan stratejinin Müslüman dünyayı geleneksel hurafe dininin batağında nasıl uyuttuğunu birçok insan bilmektedir.
Batı artık, Türkiye dışındaki "Müslüman dünya" ile İslam konusunda uğraşmak gereğini duymuyor. Çünkü bunların, "şampiyon" geçinenleri de dahil, hepsinin işini bitirmiştir. Onlar, topraklarından fışkıran petrolün parasını bile yemeyi beceremeyen bir kitleye döndürülmüştür. Ama Türkiye çok farklıdır.
Türkiye''de, İslam dünyası genelinde olmayan bir gerçek, daha doğrusu Batı için bir engel var:
Atatürk veya laiklik gerçeği...
Son yıllarda Batı, Türkiye''yi, bu gerçek dikkate alınarak geliştirilen stratejilerin bir deney alanı gibi kullanmaktadır. 3 Kasım 2002 Seçimleri, yani siyasal İslamcı AKP''nin iktidara getirilmesi bu bakımdan son derece anlamlıdır.
Tüm gayretler Türkiye''yi "düşürmek" ve ötekilerin yanına koymak üzere seferber edilmiştir. Ilımlı İslam projesi, bu gayretin en belirgin ürünüdür.
|
|
|
DİN VE DİYANET MESELESİ
HYH''nın din meselesinde temel anlayışı ve hedefi, bir hıyanet kurumu olan irtica ile bir eğitimsizlik ve bilgisizlik ürünü olan hurafeyi birbirinden ayırmak ve bu ayrımın gereğini yapmaktır.
Diyanet Teşkilatı, hurafeye karşı bilgilendirici, bilinçlendirici, irticaya karşı ise uyarıcı ve mücadele edici bir yapıya ulaştırılmalıdır.
Bugünkü Diyanet, İslam''ın gerçek yapısıyla, evrensel-hümanist değerlerle çelişen ve çatışan, geleneksel hurafeci din anlayışının hoşnutluğunu öne çıkaran idarei maslahatçı bir yapıdadır.
Diyanet, bir mezhebin kurumu olmaktan çıkarılmalıdır. Diyanet, sadece Hanefîlik''in değil, tüm Müslümanların Diyaneti haline getirilmelidir.
İslam dininin Diyaneti, İslam''ın vahye dayalı gerçekleriyle uyuşmayan bir din anlayışını yaşatmanın kurumu olarak sürdürülemez.
Bu yapı âcilen ıslah edilmelidir. Diyanet, bir meslek kuruluşu olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun için de dinin bir meslek olmadığının açıkça söylenmesi ve dindarlığın bir meslek olmaktan çıkarılması gerekir. Din, tüm insanları kavrayan, kucaklayan bir tanrısal rahmet ve sevgi kurumudur.
Din eğitiminin temelini, tüm çağdaş dünyada olduğu gibi, Türkiye''de de, ana kaynak olan kitabı (İslam''da Kur''an''ı) herkesin kendi dilinde okuması oluşturmalıdır. "Din dersi" adıyla okutulacak metinler, öğrencinin yaşına ve bilgi düzeyine uygun olarak seçilmiş Kur''an ayetlerinin Türkçe mealleri olmalıdır. Bundan fazlasını ve ötesini, herkes kendi anlayış ve imkânlarına uygun olarak kendisi yürütmelidir.
İnsanımızın, dinin kaynağı olan Kur''an''ı ana dillerinde okumalarına "Arapça bilmeyen okuyamaz!" diyerek zalimce ve din dışı bir biçimde yasak koyanlar, bu yasak yüzünden doğan boşluğu doldurmak için birkaç sektörlü bir ihtiyaç yaratarak Türkiye Cumhuriyeti''ni bir tür "halkına dinini öğretemeyen din devleti"ne dönüştürmüşlerdir. Diyanet, bu sakat zihniyeti devlet eliyle besleyen bir kurum olmaktan çıkarılmalıdır.
|
|
|
|
|
| | MİLLET ALDATILIYOR!
Siyasal İslamcılar insanımızı yıllardır, Allah ile aldatıyor. Bu aldatmanın ne anlama geldiğini bu millet artık görmüş olmalıdır.
Allah ile aldatmanın açtığı boşluk, zarar bakımından ondan asla geri kalmayan bir başka tehdit yaratmıştır:
Sahte dinin açıklarını bahane eden inkârcı aldatma.
Bu ikinci aldatmanın açtığı yaralar, birinciden hiç de geri kalmamaktadır.
Bu ülke için en büyük tehlike ve tehdit, andığımız bu iki başlı aldatmanın yarattığı tahriptir. Bunun çaresini ivedilikle bulmamız gerekir. Çünkü bu tahrip hem ülkeyi felakete götürüyor hem de dinimize, ruhsal hayatımıza kötülük ediyor. Bu tehdit içerideki dinci odaklar tarafından değil, Türkiye üzerinde asırlık emelleri olan Haçlı odaklar tarafından kotarılıyor.
Haçlı odaklar ha bire sahte İslamlar yaratarak dinden nefreti hızlandırıyor. Bunun sonucu, inkârcılığın tasallutu oluyor.
İslam''''dan nefreti hızlandırmada siyasal İslamcılarla Hıristiyan Batı güçleri tipik bir beraberlik sergiliyorlar. İlginç bir ortak kotarım içindedirler. ABD, AB, AKP ittifakı bu ortak kotarımın ürünüdür. Dışarıdakiler strateji belirliyor, AKP içeride uyguluyor.
Siyasal İslam''''ın bu milleti ve bir ölçüde tüm Müslümanları Allah ile aldatmasının en çarpıcı göstergeleri imam-hatip meselesi ve türban tartışması ile ilgili oyunlarıdır.
İmam-hatip okullarını mahveden ve milletin göz bebeği olmaktan çıkarıp Cumhuriyet, çağdaşlık ve aydınlık için bir problem haline getiren, siyasal İslam''''ın ta kendisidir.
İmam-hatipler, bilgi (din bilimleri ve Arapça) bakımından tam bir yetersizlik içine itilmişlerdir. Siyasal İslam, bu okullarda ilmi en yüce değer olmaktan çıkarıp onun ye-rine kendisine sadakati koymuş bulunuyor.
Bunu kimse inkâr veya tevile kalkmasın. Millet bu okulları, yetkin din görevlisi ve din âlimi yetişsin diye açtı. Siyasal İslam ise bu okulları esas gayenin dışına çekip kendi siyasal çıkarlarına âlet etti.
HYH, bir çelişkinin daha altını çizmek istiyor:
Çocuklarımıza, diploma törenlerinde, babaları yaşındaki hocalarının ellerini sıkmayı din dışı gösterme cehalet ve fesadını sürdüren ve bu yolla ülkeye büyük rahatsızlıklar yaşatan zihniyet, bugün, dünyanın önünde, eşlerini Hıristiyan siyasetçilerin iki yanağından öpmesine cevaz veren zihniyettir.
Bu son manzara makul ise ülkeye yaşattığınız eski tablolar nenin nesiydi? O tablolar haklı idiyse, bugünkü seyrettiklerimiz nenin nesidir?
Nüfusunun yaklaşık % 40''''ı yoksulluk ile açlık sınırı arasında dolaşan Türkiye''''de, "İslamî hassasiyetler"i köküne kadar istismar ederek oy alan bir partinin genel başkanının milletin önünde yaptığı nikâh ve düğün törenlerine bakmak bile bu iktidarın halka saygı ve dinsel hassasiyet bakımından nasıl bir tutarsızlık ve aldatmaca sergilediğini göstermeye yeter.
İslamî hassasiyet ve Müslüman vicdanı böyle mi olur?
Böylesine tutarsız ve bencil zihniyetlerin Allah-İslam-iman diye bir meselelerinin olduğuna nasıl inanacağız? |
|
|
|
|
| | TÜRKİYE NEREDEN YÖNETİLMELİ?
Her ülke, başkentinden yönetilir. Türkiye de Ankara''dan yönetilir.
Türkiye''nin Ankara''dan yönetilmesinin iki temel anlamı var:
1. Dışarıdan yönetilmemek, 2. Merkezî otoritenin zaafa uğratılmaması.
Küreselleşme adı altında yürütülen yeni sömürgecilik, yerel yönetimleri güçlendirme ve daha çok demokrasi sloganlarıyla merkezî yönetimi zayıflatıp, devleti işlevsel olmaktan çıkarmak istiyor. Başka bir ifadeyle, küreselleşmenin arkasındaki süper güç iradesi, karşısında güçlü devlet istememektedir.
HYH, yerel yönetimlerin, çağdaş anlayışa uygun olarak güçlendirilmesini esas almaktadır. Ancak Türkiye''''de AKP eliyle yapılmak istenen bu değildir. Bir oyun oynanıyor. O oyun şudur:
Küresel sömürü güçleri, demokrasi, çağdaşlaşma gibi kavramları, en büyük sıkıntıları olan "güçlü devlet" engelinden kurtulmak için birer yıpratma ve parçalama aracı olarak kullanmaktadır. Türkiye''''de güçlü devlet devri kapatılıp küresel sömürünün ve bölücü tahribin önü açılmak istenmektedir.
Güçlü devleti tahribin en sinsi stratejisi, örtülü bir "çok hukukluluk"u demokrasi ve yerel yönetimleri güçlendirme adıyla sahnelemekten geçmektedir. Bu yöndeki söylemlerin vardıracağı nokta bağımsızlığın sarsılması, üniter yapının tartışılır hale gelmesidir.
AKP iktidarının yasalaştırmak peşinde olduğu Kamu Reformu Kanunu Tasarısı, üzerinde olduğumuz konu bakımından son derece ürpertici bir gelişmedir.
HYH şuna inanmaktadır: Kamu Reformu Kanunu Tasarısı, Türkiye''''nin merkezî otoritesini, yani devleti tahrip edici bir sonuç verecektir. Mutlaka yeniden gözden geçirilmelidir.
Yerel yönetimleri güçlendirmenin gerekliliği, çok hukukluluğun ve devleti tahribin gerekçesi olarak kullanılamaz.
AKP iktidarıyla "zayıf devletler" kategorisine giren Türkiye, bu tasarının kanunlaşmasıyla bölünme ve çökme sürecine girebilir.
Sadece Türkiye gibi netameli bir coğrafyada, onlarca sıkıntıyla yaşamak durumunda olan devletler değil, bu sıkıntılardan azade devletler bile, güçlü devletin çöküşe götürülmesinden şikâyete başlamışlardır. Tahrip edilen merkezî otoritenin yarattığı sayısız boşluk, bu otoriteden kurtulmayı özgürlük ve mutluluk sanan kitleleri büyük bunalımlara itmiş, insanlık bünyesinde ciddî boşluklar yaratmıştır.
Günümüzün büyük düşünce ve strateji uzmanlarından biri olan Francis Fukuyama''''ya göre, terörizmden AIDS belasına, uyuşturucudan mülteci problemine, ahlaksal çöküntüden cezaların caydırıcılığına kadar birçok "çağdaş sıkıntı"nın temelinde devletin güçsüzleşmesi yatmaktadır.
Devletin güçsüzleşmesi, insanlığa ağır faturalar ödetecek bir noktaya ulaşmış bulunuyor.
11 Eylül''ün birçok konuda evrensel uyarılar getirdiği inkâr edilmiyor. HYH, bu uyarıların başında, "güçlü devlete dönmenin önemi" konusundaki uyarının geldiğine inanmaktadır. |
|
|
|
|
| | TÜRKİYE-BATI İLİŞKİLERİ VE AVRASYA GERÇEĞİ
Avrupa Birliği'ne üye olmak için yıllardan beri uğraşan Türkiye, gelinen bugünkü durum itibariyle "sürekli oyalanan ve aldatılarak elinden birçok şeyi alınan bir ülke" manzarası arz etmektedir.
Türkiye, laik-Müslüman bir ülke olarak bulunduğu coğrafyada çok anlamlı ve önemli birliktelikler geliştirebilir. Bir büyük diplomatımızın işaret ettiği gibi, "Batı tercihi, açılan diğer ufuklara bakmaya mani değildir."
Türkiye''nin tercihi, Batı ile birlikteliktir. Buna bir itirazımız yok. Elverir ki, bu tercih bizi esir veya sömürge durumuna getirmesin.
Batı ile birlikteliğin onurlu bir beraberlik olarak vücut bulması için başka birlikteliklerin de devrede tutulması gerekir. Basîretli, dirayetli bir politikanın gereği buydu. Muhtemel "başka birliktelikler"in gelecek vaat eden en önemlisi, Avrasya Birliği''''dir denebilir.
Türkiye''yi yöneten iradeler, Avrasya gerçeğini hayata geçirecek kararlılık ve atılımı gösteremiyorlar. Batı, onların bu noktaya gelmelerini bir biçimde önlüyor.
Avrasya, bir şemsiye kavramdır. Bu kavram altında birden çok birliktelik oluşturulabilir. Şangay İşbirliği Örgütü bunlardan biridir. Yarın-bir gün başka birliktelikler de doğabilir.
Türkiye, hem coğrafyası hem tarihi hem kültürü hem de siyasal çıkarları açısından çok boyutlu ilişkiler siyasetini öne almak zorundadır. Çünkü Türkiye, değişik medeniyetlerin, değişik kültürlerin bir buluşma noktası olduğu gibi, değişik siyasal çıkış noktalarının da bir buluşma yeridir. Türkiye, bu yapısının zorunlu kıldığı çok boyutlu politikalar izlemek durumundadır.
Dış politikada tek kutupluluk, Türkiye için bağımsızlığın tehlikeye atılması anlamına gelebilir.
Şunu unutamayız: Türkiye ne sadece doğuludur ne de sadece batılı. Türkiye bunların hepsinden bir şeyler taşıyan farklı bir birleşimdir. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Türkiye bu sentez yapısıyla aynı zamanda "merkez" olabilecek durumdadır. Ancak böyle bir merkezlik çok boyutlu, dirayetli politikalar, yaratıcı devlet adamları gerektirir. Türkiye, öyle anlaşılıyor ki, bu politikaları, bu devlet adamlarını üretemediği için bir yere bağlanmak ve orada kalmak yoluna gidiyor. Yani kotarıcı, birleştirici olmak yerine sığınıcı olmayı seçiyor.
Türkiye kolay olanı seçiyor. Kolayı seçenlere reva görülenin ise taşeronluk ve bağımlılık olduğunu unutuyor.
İnsanlık bugün, tek kutuplu bir dünyanın kahrını çekmeye mecbur bırakılmıştır. Bu kutup, Kapitalist Batı Egemenliği olarak ifade edilebilir. Hayatı ileri boyutlara götürecek ve insanı yüceltecek değerlerin böyle tek kutuplu bir dünyada gelişmesi söz konusu edilemez. Özellikle adalet, paylaşım, insan hakları gibi değerleri ve insanın ruhsal dengelerini ayakta tutmak, tek kutuplu bir dünyada mümkün olmaz.
Bu gerçek, 11 Eylül şiddet olayında sinyaller verdi, Irak''ın işgaliyle iyice kristalleşti. 11 Eylül, siyasal ve ekonomik açıdan nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, felsefî açıdan baktığımızda tek kutuplu dünyanın yarattığı evrensel şizofreniye bir tepkidir. Elbette ki hepimizin lanetlediği bir tepkidir; ama bir tepkidir.
Bu tepki, daha büyük ve daha şiddetli bir karşı tepki doğurmuştur. Irak işgal edilmiş, Irak halkı tutsak hale getirilmiş, binlerce insan öldürülmüş, binlerce kültür varlığı tahrip veya talan edilmiş, halkların gelir ve hayat kaynaklarına el konulmuştur.
Bundan da önemlisi, bütün bunlar yapılırken, tek kutupluluğun getirdiği denge kayması ve yozlaşma, asırların çileleriyle oluşturulmuş Birleşmiş Milletler’i devre dışı bırakmış, insanlığın yeniden zorbalık ve kanunsuzlukla yüz yüze gelmesine yol açmıştır.
Şunu da unutamayız: Küreselleşme, Batı''nın büyük sermaye ve teknoloji güçleri dışında herkes için yoksulluk ve sefalet üreten bir süreç halinde işliyor. Açlık, yoksulluk, ahlakî sefalet, ekonomik dengesizlik ve nihayet terör artarak devam etmektedir.
Avrasya, tek kutupluluğun yarattığı bu ağır olumsuzluk sürecinin frenlenmesinde, insanın yeniden dengelerine kavuşmasında çok hayatî bir güç ve birlik olabilir.
ABD ve AB Türkiye''yi oyalayarak yanlarında tutup Türkiye''''den istediklerini alıyorlar, Türkiye''yi istedikleri yere getirip istedikleri kıvamda şekillendiriyorlar.
Türkiye''nin çevresi, Türkiye''yi çökertecek bir harita yaratmak üzere şekillendiriliyor. AB bir tür mavi boncuk gibi kullanılarak Türkiye Kıbrıs''tan çıkarılmak isteniyor. Kuzey Irak''ta, ikinci İsrail olabilecek bir Kürt devleti oluşturuluyor. Türkiye''nin çevresinde Türkiye''nin tamamen aleyhine yeni bir harita yaratılıyor.
Türkiye, Batı''nın bu çökertme politikaları karşısında nasıl ayakta duracaktır? Bunun yolunun Batı''ya biraz daha teslim olmaktan geçtiğini öne sürenler az değildir. Bunlar, Batı ile beraberlik adına Türkiye''yi "kendisi" yapan her şeyi vermeye hazır görünüyorlar.
Siyasal İslamcı ekipler de Batıcılarla birliktelik içindedirler. Siyasal İslamcılar, Türkiye Batı''ya, özellikle AB''ye teslim olduğunda kendileri için bir numaralı sıkıntı kaynağı olan Atatürk ilkelerinin yıpratılacağını ve meydanın kendilerine kalacağını düşünmekte ve bu düşüncenin yarattığı hayal âleminde Batı''''ya teslimiyeti bir tür cennet ideali gibi görmektedirler.
Siyasal İslamcılar, Atatürk''e ve onun ilkelerine duydukları öfkenin gözlerine gerdiği perde yüzünden, dünya ölçeğinde olup bitenleri de Türkiye gerçeğinin zorunlu kıldığı bakış açılarını da fark edememektedirler.
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye''nin Batı tahribi karşısında tek başına direnmesi çok zor olacaktır. Ama son tahlilde, Türkiye''nin dayanacağı en yaşamsal imkân yine kendi gücüdür.
HYH şuna inanır: Bilinci, paylaşım ve atılım gücü uyandırılmış, gerektiğinde "Hayır!" diyebilme dirayetine ulaşmış bir Türkiye''nin aşamayacağı hiçbir engel yoktur.
Türkiye engelleri aşarken kendisine destek ve ufuk açmak üzere yeni dengeler yaratma ve yeni birliktelikler kurma yolunu da gözden uzak tutmamalıdır. Bu birlikteliklerin en akılcısı, en gerçekçisi ve en kolay oluşturulabilecek olanı Avrasya birlikteliğidir.
Türkiye, Avrasya imkânını değerlendirerek bölge ülkeleriyle yeni birliktelikler oluşturup yeni bir denge yaratamaz ise Batı, Türkiye'yi birkaç parçaya bölerek çökertebilir. |
|
| | Avrasya birlikteliği için koşullar son derece elverişlidir. Rusya ve Çin başta olmak üzere İran ve Arap ülkelerinin önemli bir kısmı, Batı''''nın tek kutuplu dayatması ve BOP projesiyle dünyanın kötüye gittiğini görebilmektedir. Hindistan da durumun farkındadır.
Fransa ve Almanya gibi büyük AB ülkeleri de ABD hegemonyasının yaratacağı tehdidi dikkate alarak, anılan birlikteliğe en azından şimdilik engel çıkarmayacak bir görünüm arz etmektedirler.
Rusya''nın öncülüğü, Avrasya hareketini önemli bir aşamaya getirmiş bulunuyor. Çin, Hindistan ve İran, Rusya''nın yanında yer almış görünüyor. |
|
|
|
|
| | HARAM LOKMA VE SİYASETİN ÇÖKÜŞÜ
HYH''nın fikir ve siyaset sözlüğünde haram lokma, öncelikle, kamu kaynaklarının talanından elde edilen servet ve nimet anlamındadır.
Türkiye''nin en büyük sıkıntısı, haram lokmadan kaynaklanan sıkıntıdır.
Basın dünyamız, güncel tablolara kendi tarzı içinde bakıp bu haram lokma olumsuzluğunu vurgun, soygun, çeteleşerek Türkiye''''yi soymak, kamu haklarını ihlal etmek, emeğe ve alın terine ihanet... şeklinde değişik ifadelerle vermektedir. Adı anılmayan daha onlarca haram lokma sektörü var bu ülkede...
Bazı örnekleri, ATO''nun kamuya mal olmuş raporlarından izleyelim:
1971-99 yılları arasında hükûmetlerin bütçe dışı harcadıkları paranın toplam rakamı 116 milyar dolar. Aynı rapora göre, kaçak kullanım, vatandaşlar kadar kamu kuruluşlarında da olmaktadır.
Türkiye genelinde kaçak elektrik kullanımı % 23.5''tir.
Yatırıma ayrılan her 3 liranın 1 lirası, rüşvete gitmektedir. Kamu İhalesi Kanunu, bir yandaş kollama ve haramı teşvik kanunu gibi çalışmaktadır.
Yarım kalmış yatırımlara harcanan paranın 2004 itibariyle yekûnu 130 milyar dolar.
Her 3 CD''den birinin, her yüz kitaptan 40''ının, her yüz bilgisayar yazılımının 58''inin korsan, yani haram kazanç olduğu tespit edilmiştir.
Türkiye, dünyada eşi görülmemiş bir korsan kazanç cennetidir. Bu demektir ki Türkiye, helal lokma yemek isteyenler için bir cehenneme dönüşmüştür. ATO''''nun araştırmalarını kamu oyuna açıklayan raporların önümüze koyduğu tablolardan biri de şudur:
Türkiye, sadece büyük spekülatör ve rantçıların değil, geniş halk tabakalarının da haram yemeyi hüner haline getirdikleri bir ülkedir. Bu düzeylerde korsan sektörlerine bazı örnekler: Korsan taksi, korsan minibüs, korsan otopark, korsan mazot, korsan kurslar, korsan rehberler, korsan internet sayfaları, korsan biberler, korsan tatlılar, korsan diplomalı doktorlar, mühendisler, korsan kazılar, korsan etler, korsan kömürler, korsan ilaçlar, korsan LPG istasyonları, korsan işçiler...vs.vs.
Ne yazık ki, %99''u "Müslüman", yüz yirmi bin camili Türkiye, tam bir haram lokma cenneti veya cehennemi, bir "emeğe ihanet" ülkesi... Bu tablo dikkate alınarak Türkiye''''nin durumu yeniden değerlendirilmelidir.
Haram kazanç, emeğiyle geçinmeye çalışan kitleleri değil, kayıt dışı ekonomiyi beslemektedir. Kayıt dışı ekonominin oranı ABD, İsviçre ve Avusturya''''da %8, İngiltere, Hollanda, Fransa, Almanya, Kanada ve İrlanda''''da %13 ila 15, Danimarka, Belçika, İtalya ve Yunanistan''''da %18 ila 28, Türkiye''''de ise % 66''''dır. Bunun anlamı, Türkiye''''de, emeğe ihanetin, erdemli insanı cezalandırmanın kurala dönüştüğüdür.
Kamu malını çalıp çırpanlar, insanlık suçlarının en ağırını işlemektedirler.Türkiye''''ye hıyanetin öncüleri de bunlardır. HYH''''nın temel görevlerinden biri de, ülkeyi, bu haram yiyicilerin açtığı kahır berzahından kurtarmaktır.
Haram lokma zulmünün açtığı yara, insanımızın seçkinliklerinden biri olan "hak duygusu ve hakka saygı" ruhunu öldürmüştür.
Türkiye''nin en tehlikeli tehditlerden biri de insanımızdaki hak duygusunun zayıflaması ve neredeyse yok olma noktasına gelmesidir.
İnsanımızın hak duygusunu süratle hayata döndürüp tatlı yalanla uyuşmayı beceri sanan kitleleri, acı gerçeği yeğleyecek ruh yapısına kavuşturmak borcundayız.
HYH''nın hayata geçireceği anlayış şu olacaktır:
"Milletin malı deniz, bir lokmasını yiyen domuz!"
1980 sonrasının siyasal iktidarları haram lokmayı meşrulaştıran politikalarla bu ülkenin ahlak ve vicdan yapısını büyük bir yıkıma uğratmışlardır. Bu yıkım durdurulmadıkça bu ülkenin iflahı ve bu kitlenin refahı mümkün değildir. İstisnalar, her alanda olduğu gibi burada da kuralı bozmuyor, bozamıyor.
HYH, bazı haram lokmacılara bir biçimde koruma sağlayan "Milletvekili dokunulmazlığı"nı sınırlamayı hayatî önemde bir görev bilmektedir.
Milletvekili dokunulmazlığı tümüyle kaldırılamaz ama sınırlandırılmalıdır. |
|
|
|
|
| | YOKSULLUK VE İŞSİZLİK SORUNU
Türkiye, toprağının altı ve üstü nimetlerle dolu olduğu halde yoksul ülkeler listesindedir. Dahası, Türkiye bugün, kırk milyon insanın açlık sınırında dolaştığı bir ülke durumundadır.
Ve şimdi Türkiye''nin bir numaralı meselesi, yoksulluğu aşmaktır. Yani istihdam ve iş yaratarak insanımızın aşını işinden kazanmasını sağlamak...
Türkiye''nin önünü açıp refah ve huzurunu geri getirmeyi görev bilen HYH''nın insanla ilgili temel söylemi şudur:
Aş ve iş, hak ve onurdur. Her yurttaş, aşını kendi işiyle elde edecektir; başkalarının merhamet ve sadakasına sığınarak değil.
HYH, dürüst ve başarılı bir siyasetin ilk işinin istihdam yaratmak, mücadele edilecek temel olumsuzluğun ise iş-sizlik olduğuna inanır.
Türkiye''de bu iki sorunu çözmek için: Kamu kaynakları talanının, küreselleşme sömürüsünün durdurulması, âdil bir vergilendirme, ihale kanununun yandaşları besleme aracı olmaktan çıkarılması, nüfus artış hızının azaltılması, tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi, Gümrük Birliği denen sömürü prangasının kırılmasıyla KOBİ’lerin yeniden ihya edilmesi, yer altı kaynaklarımızın dış vesayetten kurtularak kullanılması şarttır.
Yoksulluk her devirde var, ama bugün her devirden çok daha ciddî bunalımlar, tehdit ve tehlikeler yaratmaktadır. Yoksulluk, bugün tek başına bir ıstırap olmanın ötesine geçmiş, birçok sorunu besleyen, tahrik eden bir "temel sorun" haline gelmiştir.
Yoksulluğun tahrik ettiği problemler öncelikle şu olumsuzlukları yaratıyor: 1. Anarşik toplum, 2. Şiddet ve terör, 3. Din sömürüsü.
Bu problemler demokrasinin yara almasına ve daha da ürperticisi, dinle terörün birleşmesine, terörün kutsalı arkasına almasına yol açmaktadır.
Yoksulluk, insan benliğindeki onurun, dayanma gücünün paydasını düşürerek insanı sömürü ve aldatma karşısında dirençsiz hale getirmektedir.
Devlet, yurttaşının aşını işinden kazanmasını sağlamak için vardır; sorun çıkarmak ve tahakküm için değil....
Öncelikle emeğe ihanetin durdurulması ve âdil paylaşımın getirilmesi şarttır. Bunun kısa ifadesi, sosyal adalet ve sosyal demokrasi ilkelerinin hayata geçirilmesidir. Milli gelirin %80’lik kısmını nüfusun %5’inin bölüştüğü bir ülkede, sosyal adalet ve insan hakları çöker. Bunlar çökünce de demokrasi göçer.
HYH, sosyal demokrasi ve sosyal adaleti, ideolojik kavram olarak değil, evrensel paylaşım gerçeği olarak algılar ve hayata geçirilmelerini siyasetinin esası bilir.
Yoksulluk sadece üretim yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Küresel zulümler birinci derecede etkilidir
Yoksulluğun aşılmasında küresel düzeyde işletilecek tedbirler şunlardır:
1. İnsan hakkı ihlallerinin durdurulması,
2. İsrafın durdurulması,
3. Paylaşımın geliştirilmesi,
4. Küreselleşmenin sömürü aracı yapılmaması,
5. Nüfus artış hızının mutlaka azaltılması,
6. Ahlaksal kirlenme ile mücadele. |
|
|
|
|
| | DİL VE KÜLTÜR YARASI
Günümüzün savaşları artık ordu savaşlarından çok kültür savaşları olarak sürüyor. Kültür savaşında kazananlar, girdikleri ülkeleri örtülü bir biçimde sömürgeye dönüştürüyorlar.
Türkiye en büyük yenilgiye, en büyük hüsrana kültür savaşında mâruz kaldı.
Yüz yıllar boyu, Allah ile aldatılarak "İslam''a saygı" adı altında Arap kültür emperyalizminin kahrını çektik. Şimdilerde ise bu Arap kültür emperyalizmine ilaveten Hıristiyan Batı kültürünün tasallut ve kahrı altına sokulduk.
Müslümanlaşmak adına Araplaşmak, uygarlaşmak adına Hıristiyanlaşmak talihsizliği belki de sadece bizim kaderimiz oldu. Bu yabancı tutsaklığı bizi taklit batağına soktu. O bataktaki çürümüşlük yüzünden, bin yılı aşkın bir geçmişin mirasına sahip olmamıza rağmen Nobel coğrafyası içine bir türlü giremiyoruz.
Çünkü tamamen özgün, tamamen kendimizin olan hemen hemen hiçbir şeyimiz kalmadı.
Birileri bizim insanımıza, "Allah''a ancak Arapça yakarabilirsin, aksi halde namazın, niyazın kabul olmaz" diyebilme zalimliğini hâlâ gösterebilmektedir. Ne yazık ki, bunu diyebilenler arasında, Türkiye''nin fakir bütçesinden yaklaşık bir katrilyon lirayı din adına maaş olarak dağıtan Diyanet kurumu da var.
Bazı lehçe farkları olmakla birlikte, Türkçe, dünyanın konuşulan beş büyük dili arasındadır. Bu büyük dilin, asırlar boyunca yarattığı muhteşem bir kültür ve edebiyat mirası var. Biz bu büyük mirastan, bu büyük dilden, siyasal ve sosyolojik anlamda asla yararlanamadık. Sovyet İmparatorluğu''nun 1991''''de dağılmasıyla tarihin önümüze açtığı "büyük olmaya götüren imkân"dan da yararlanamadık.
Avrasya, bizim için âdeta yok hükmünde. Oralara karargâh kuran bazı "dinci unsurlar" ise komünüzmin parçalayamadığı Türk kitleleri, din adına parçalara böldü. Avrasya coğrafyası Müslümanları, bu dinci tefrika ekipleri yüzündendir ki, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş bir psikolojiyle şaşkın durumdadırlar. Çektikleri bu acı, Rusya Federasyonu Baş Müftüsü tarafından, Diyanet İşleri Başkanlığı''''nın Ankara''''da toplanan ilk şurasında açıkça dile getirildi.
Dilimiz ve kültürümüz yozlaştırılıyor. Bu demektir ki, benliğimiz, ruhumuz ve beynimiz yok ediliyor. Kendi kendimize uyguladığımız yıkıcı bir köleleştirmenin kurbanları durumundayız.
Bazı caddelerimizde dolaşırken kendimizi bir Batı-Hıristiyan kentinin sokaklarında sanıyoruz. Tabelalardaki isimlerin büyük çoğunluğu yabancı...Örtülü bir istilaya boyun eğdiğimizin en yaman kanıtı bu tür caddelerimiz...
Okullarında "en önemli ders"in yabancı dil dersi, ekranlarında "en sükseli çocuk programları"nın yabancı dil programı olduğu bir ülkede kitlenin resmî dili kimden, nasıl ve ne zaman öğrenilecek? Bunu inceden inceye düşünmek ve mutlaka bir çare bulmak zorundayız. Dil yaramızı acilen sarmak zorundayız. Aksi halde gelecek kuşaklara "bizim çocuklarımız" demekte bir hayli zorlanacağız.
Türkiye''de herkesin bir veya birkaç yabancı dil bilmesi, yerel ana dilini konuşması elbette ki sevindirici, zenginleştirici olacaktır. HYH, bu zenginliği teşvik eder. Ancak bu yabancı veya yerel diller, ülkenin genel ve resmî dilinin yerini almamalı, onu işlevsiz kılmamalıdır.
Herkes Türkçe dışında bir veya birkaç dil bilebilir. Ama her Türk vatandaşı Türkçe''yi iyi konuşabilmelidir. Tıpkı ABD ve İngiltere''de İngilizce''nin, Fransa''da Fransızca''nın, Almanya''da Almanca''nın iyi konuşulduğu gibi...
Devlet, yurttaşlarına aş, sağlık ve güvenlikten hemen sonra iyi Türkçe konuşma imkânını sağlamadıkça anayasal görevini yapmış olamaz.
HYH, yabancı dillerde eğitimin âdeta sömürge manzarasına büründürdüğü Türkiye''yi bu tehdit edici durumdan kurtarmayı temel görevlerden biri saymaktadır.
Kültür istilacılığının tahribine karşı koymak ve öz benliğimizi yeniden elde etmek zorundayız. Bunun ilk adımı, Tevhidi Tedrisat (öğretim birliği) ilkesini tam ve tavizsiz uygulamak, ikinci adımı, yabancı dili özendirmeye uyarlanmış anlayışı, Türkçe''yi özendirmeye uyarlamaktır. Tahribe maruz kalan Anadolu kültürünün ayağa kaldırılmasında ilk ve hayatî adımlar bunlardır.
Millî Eğitim politika ve projelerimizin, bu sonucu yaratacak biçimde yeniden düzenlenmesi, bir hayat-memat meselesidir.
Eğitim kurumlarımız, siyasal hesaplarla açılmış birer diploma fabrikası olmaktan kurtarılmalıdır.
Benliğimizi küresel ve genel Batı istilası ile Arapçı kültür istilasının hegemonyasından kurtaracak çareleri bulmak ve uygulamak, HYH''nın temel görevlerinden biridir. |
|
|
|
|
| | İSRAFIN YARATTIĞI DENGESİZLİK
İnsanlığın yaşamsal kaynaklarını gereğinden fazla tüketen ve dünyanın geleceğini tehdit eden temel olumsuzlukların biri hızlı nüfus artışı, ikincisi israftır.
İsraf, "Faturasını ben ödeyeceğim, kime ne?" gerekçesiyle saçıp savurmak, sınırsız ve fütursuz biçimde harcamaktır. İsraf bu haliyle ağır bir insanlık suçudur.
Faturasını ödeyebilir olmak hiç kimseye insanlığın yaşamsal kaynaklarını gereksizce tüketme hakkı vermemelidir. Böyle bir hakkın olamayacağını insanlık bir biçimde öğrenmeli, öğrenmek istemeyenlere bu gerçek bir biçimde öğretilmelidir.
Türkiye''nin de temel tehditlerinden biri israftır. İsraf, toplumu iki başlı bir yıkıma sürüklemektedir: 1. Üretilenden daha fazlasını tüketme tutkusu ve bunun sonucu olarak bireysel ve toplumsal düzeyde borçlanma, 2. Geçim zorluğu içindeki büyük kitlelerin ruhsal yapılarının bozulması sonucu toplum bünyesinde kin ve öfkenin derinleşmesi.
Bu iki olumsuzluk sonucunda orta sınıf yok olmakta, toplum, saçıp savuran bir azınlıkla, ihtiyaçlarını temin edemeyen büyük çoğunluktan oluşan dengesiz bir bünyeye dönüşmektedir.
Türkiye''nin en büyük felaket çanı, orta sınıfın yok oluşunun çaldırdığı çandır. IMF, ABD ve AB güdümlü siyasetlerin aldatma, uyutma politikalarının bu gerçeği gizlemesine izin verilmemelidir. Bu politikalar, halkı kandırmak için "ekonomi vitrini"ni süslüyor ama arka taraftaki mutfakta durum kötüdür. Tüm tencereler boş, tüm dolaplar tamtakırdır.
Halk perişandır. Büyük kitlelerin boynu bükük çocuklarının benizleri her gün biraz daha solmakta, ümitleri her gün biraz daha kararmaktadır.
İsraf azgınlığının yarattığı hasta psikoloji yüzünden, toplum olarak, ürettiğimizden çok fazlasını tüketiyoruz. Daha kötüsü, aradaki açığı başkalarından aldığımız borçlarla kapatmayı hüner ve siyaset sanıyoruz.
Bizi, bağımsızlığımızın tartışıldığı bir noktaya getiren, kendi elimizle ürettiğimiz bu kötülüktür.
İsrafçılığımızın en büyük sebebi, taklit ve gösteriş hastalığıdır. Bizim olan, daha iyi de olsa, onunla yetinip mutlu olamıyoruz. Taklitçi olduğumuz için, daha değersiz de olsa başkalarından gelen bizi daha çok mutlu ediyor.
Bir örnek seçelim: Türkiye neredeyse dünyanın mermer cennetidir; dünya mermer rezervinin yüzde kırkı bizdedir; dünyanın en seçkin resmî-gayri resmî mekânlarını bizim mermerlerimiz süslüyor.Türkiye dünyanın mermer ihtiyacını tek başına 80 yıl karşılayabilecek durumda. Bilinen rezervlerimiz 1.5 milyar ton.
Biz ne yapıyoruz? Muhteşem mermerlerimizi bırakıp dışarıdan granit ithal ediyoruz. Granit için dışarı akan paramız, ATO''nun raporlarına göre, yıllık yaklaşık 50 milyon dolar.
İsraf, yaratılış dengelerini bozarak bireyi ve toplumu çürütür. Bu bir dengesizlik, adaletsizliktir. Ama israf daha başka dengesizliklere de yol açar.
İsraf, gereğinden çok harcayanlar yüzünden gerektiği kadar harcayamayanların sefaletine sebep olan bir olumsuzluktur...
İsraf illeti, servet ve refahla şımarmış bir "zararlı tip" üretmektedir. Bu tip; toplumların, medeniyetlerin, güzellik ve mutluluğun çürümesinde temel etkenlerden biridir. Bu zararlı tip; kendisinin en uç keyiflerini tatmin etmeyi, başkalarının en yaşamsal ihtiyaçlarından daha önemli görür.
Dünya Doğayı Koruma Vakfı, Akdeniz havzasındaki golf alanlarının, halkın ihtiyacı olan içme sularını tükettiğini duyurmuştur. Anılan kurumun raporuna göre, Akdeniz''deki golf alanlarının her birinin tükettiği su, 12 bin nüfuslu bir yerleşimin tüm su tüketimine eşittir. Dünyanın her yerinde buna benzer olgular yüzlercedir.
İsraf, kitlelerin hayat kaynağı olan birçok imkânı geçici ve bazen sefil keyifler uğruna tüketmekte, insanlığın geleceğini tehdit etmektedir.
İsrafın durdurulmasında ilk koşul, birey-kamu ilişkilerinde, "kamunun çıkarını tercih ilkesi"ni işletmektir. Bu ilkenin işlemesini engelleyen neoliberalizm yaftalı sömürü ve israf sistemi, insanlığa yönelik en büyük tehlikelerden biri olarak üstümüze çullanmış bulunmaktadır.
HYH, öncelikle devletin bulaştığı israf illetinin önünün kesilmesini istemektedir. Çünkü bu konuda en inandırıcı ve etkili örnek devlettir. Türkiye''de devlet bünyesinde ciddî bir israf vardır. Bürokrasideki israfın utanmazlık boyutu insaf ve insanlık sınırlarını delip geçmiştir. Birbirine riyakârlık olsun diye Cuma namazlarında buluşan nice "dindar bürokrat" (!) gazetelerinin satın alımını, çocuklarının okula gidiş gelişlerini devletin Mercedesleriyle yapmakta hiçbir sakınca görmemektedir.
Bu tür bürokratların bir de dış ülkeler ayağı var. Dışişleri Bakanlığı dışındaki kurumlarda olmak üzere dış ülkelerde 4 bin civarında bürokratımız var. Tarafsız tespitlere göre, bunların % 90''ı yabancı dil bilmemektedir, % 80''i gittikleri yerlerde hiçbir iş yapmamaktadır. Maksat, birilerine iş bulmak, birilerini zengin etmektir.
Çok deneyimli bir bakan-diplomatımız şöyle yakınıyor: "İki trilyon dolarlık yıllık bütçesi olan Amerika, 40 milyon dolar tasarruf etmek için dışarıdaki 30 temsilciliğini kapatırken, Dışişlerimiz hiçbir Türk''ün bulunmadığı yerlerde başkonsolosluklar, birer milyonluk Baltık memleketlerinde büyükelçilikler, daimî delegelikler açıyor. Hazine ve dış ticaret müsteşarlıkları dışarıya müşavir tayininde yarışıyor... 1980 öncesinin iki meclisli TBMM''sinde toplam 650 personel vardı. Bugünkü tek meclisli TBMM''de 5.500 personel var. TRT''den 12 bin küsur personel maaş alıyor. Bunların yarısı yapacak iş ve oturacak yer olmadığından büroya uğramıyor... Sayıları binleri bulan müşavirler ordusu evinde oturarak maaş alıyor... 10 bin köyde su, sağlık ocaklarında ilaç, okullarda sıra yokken Cenevre''de büyükelçiye 4 milyon dolara ev, bakanlara, sefir ve konsoloslara 500''er bin Alman markına iki yüz adet Mercedes makam arabası alındı... Geri kalmış illerimizin vali ve emniyet müdürü Mercedesleri en ileri modellerden oluyor... İdarede örnek olması gereken başbakanlık ise israfın en kötü örneğidir... Fransa''nın saygın bir başbakanı, şöhreti bozuk bir iş adamından bir milyon frank borç aldığının ortaya çıkması üzerine intihar etti. Fransız çalışma bakanı yazlık ev edinmesindeki yolsuzluk ortaya çıktığında intihar etti. Benzeri kıstaslar bizde uygulansa intihar edenlere mezar yetiştirmek zorlaşır..." |
|
| |
Son zamanlarda bu israf, topluma âdeta hakaret boyutuna varan ve aynı zamanda anayasal bir suç olarak değerlendirilmesi de mümkün bulunan davranışlarla önümüze çıkmaktadır. Aile bireylerinin nikâh davetiyelerini devletin uçağıyla dünyaya dağıtmak, yine devlet uçağını kullanarak aile boyu tatiller yapmak, balayına çıkmak, düğün, sünnet, nikâh vs. merasimlerini on binlere yaklaşan polis ve istihbarat ordularını kullanarak gerçekleştirmek, bu türden örneklerdir. |
|
|
|
|
| | AB''YE ''''EVET'''' ANCAK...
HYH, yüzü Batı''ya dönük bir kalkınma modelini benimsemiştir. Sebep, Batıcılık değil; "Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmaktır."
Şu bir gerçek ki, akılcılık, bilimcilik, sosyal adalet, çalışkanlık, atılımcılık gibi yaratıcı değerler bugün Batı''da öne çıkmıştır. O yüzden, çağdaş uygarlığın üstüne çıkmak, hatta yanına gelmek isteyen her irade, Batı''ya yönelmek, Batı''dan yararlanmak zorundadır.
İşte bu değerler yüzündendir ki HYH, AB''ye üye olmamızı yararlı görmekte ve istemektedir. Ancak HYH, AB''ye üyelikle Avrupalılara tutsaklık ve köleliği çok titiz bir biçimde birbirinden ayırmaktadır. Geldiğimiz nokta şu:
AB; Türkiye''yi evin içine almamakta ama kapıda bekletmeyi de ihmal etmemektedir. Çünkü sömürmek ve bazı durumlarda kullanmak istemektedir. Zaten, 6 Mart 1995''te imzalanan Gümrük Birliği adlı tutsaklık antlaşmasıyla, bizden beklediğini ona vermiş bulunuyoruz. Bizim onlardan istediğimizi bize neden versinler?
Eğer AB''ye girmek gibi bir şans yaratmayı düşünüyorsak bunun ilk adımı, Gümrük Birliği denen pranga antlaşmanın feshedilmesidir.
Türkiye, Batı sermayedarlarına, o arada AB ülkelerine üç yoldan para akıtmaktadır: 1.Onlara değerinden ucuz mal satarak, 2.Onlardan ha bire ve çoğu gereksiz ithalat yaparak, 3. Dış ticaret açığını kapatmak için onlardan sürekli borç alıp faiz ödeyerek...
Sözün özü şu: Eğer, insancıl, saygın bir üyelikten söz ediyorsak, AB bizi içine almayacak. AB''nin bugüne değin sergilediği tavır, bizi üye yapma tavrı değil, bir yalan sevda ile işimizi bitirdikten sonra kaldırıp atma tavrıdır. AB kurmaylarının önde gelenleri, bunu defalarca söylediler.
AB, Türkiye''yi "tam üye" asla yapmayacak, "bazı zorunluluklar" nedeniyle, belki "kısmî statü" verilen bir üye yapacak. Türkiye tamamen uzaklaşmasın ve bu büyük pazar sömürülebilsin diye... Nitekim, AB komisyonu temsilcisi gerçeği açıkça söylemiştir:
"Türkiye''nin AB''ye tam üye olacağına inanmıyorum. En iyisi tam üyelik dışında bir çözüm bulmaktır." (11 Temmuz 2003 tarihli gazeteler)
HYH şuna inanmaktadır: Avrupa bizi, istemeye istemeye, AB üyesi yapacak olursa bunun tek sebebi ve gerekçesi, Atatürk Cumhuriyeti''nin taşıdığı değerlerdir.
Bu savın geçerli olduğuna hükmetmek için, o değerlere hem bizim, hem de AB üyelerinin saygılı olması, onları koruyup kollayıcı bir tavır içine girmesi gerekir. Oysaki AB üyeleri bunun tam tersini yapmakta, her gün, her vesileyle Atatürk''e ve laikliğe saldırmaktadırlar.
Siyasal İslamcı siyasetler, sırf bu amaç uğruna AB''ye, midelerini tuta tuta taraf görünmekte, AB kitleleri de yine bu amaç uğruna ve yine midelerini tuta tuta, siyasal İslamcı iktidarlara destek vermektedir.
AB bizi, Sevr''in amaçladığı bir "minicik Türkiye" yaratılmadan asla içine almayacaktır.
AB sevdası ile neden donup uyuştuk? Tüm diğer dış politika seçeneklerimizi, komşularımızı, imkânlarımızı, din-milliyet bağlantılarımızı neden felce uğrattık? Neden sadece AB diyerek her şeyi unutup yalnızlaştık?
AB bize, örtülü bir Sevr imzalatıyor. Bunu Kopenhag Kriterleri adıyla, özellikle Ortak Katılım Belgesi ve İlerleme Raporları denen belgelerle yürütüyor.
Önce, "Şunları yapın!" diye emir buyuruyorlar. Yapıyorsunuz. Bu kez, "Bazı alanlarda gelişmeler görülmesine rağmen yapılacak daha çok şey var" diyorlar. O "şeyleri" de içtenlikle yerine getiriyorsunuz, bu defa, "Bunların hukuken ve fiilen korunmasının inandırıcı bir biçimde gösterilmesi"ni irade buyuruyorlar. Bu emri de aynen ve hakkıyla yerine getirdiniz diyelim. Bu kez, "norma bağlanan taahhütlerin hayata geçirilmesi"ni ferman ediyorlar.
Şimdi, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu''nun bizimle ilgili karar, içtihat, temenni ve taleplerine, ama özellikle şu ana kadar hakkımızda aldığı kararların birkaçına şöyle bir bakalım:
Fener Rum Patrikhanesi''nin ekümenikliğini ısrarla istiyor. Bunun altında, İstanbul surları içinde bir Ortodoks Din Devleti kurma sevdası mı var, sorusu sorulmaktadır.
AP, bu yöndeki isteklerini açık kararlara dönüştüremediği zamanlarda, "önerge" adı altında, kurumun kurmaylarından birine yazdırarak dünyaya duyurmaktadır. "Ayasofya''nın Hıristiyan Dünyaya İadesi" başlığıyla verilen "önerge" bunun en canlı örneklerinden biridir:
AP, Kıbrıs''a uluslararası garantörlük hakkımızı kullanarak giren ve orada otuz yıldır bir damla kan akmasına izin vermeyen Türk Ordusu''nu işgalci olarak nitelemektedir. (10.02.2000 tarihli karar) Ermeni emellerini gerçekleştirmek üzere yoğun baskı ve dayatmalar uygulamaktadır:
"AP, Ermeni azınlığın maruz kaldığı soykırımın kamu oyu önünde kabulü ile, Türk toplumunun önemli bir parçasını oluşturan Ermeni azınlığa taze bir destek vermesi çağrısında bulunur." (15.11. 2000 tarihli karar)
AP, bölücülüğü açık ve kararlı bir biçimde desteklemekte, hatta teşvik etmektedir:
"AP, Bay Öcalan''a verilen cezayı lanetler, ölüm cezasının infazına kesin muhalefetini tekrarlar." (15.11. 2000 tarihli karar)
Lozan Antlaşması''na göre, Türkiye''''deki azınlıklar, şu üç unsurdan ibarettir: Rumlar, Museviler, Ermeniler.
Az önce adını andığımız "bozgun belgeleri" ise sürekli bir biçimde yeni bir Sevr yaratırcasına şunu pompalıyor: Türkiye''''de; Alevi, Bektaşi, Hıristiyan, Musevi, Ermeni, Kürt, Laz, Çerkez, Pontus vs. azınlıkları vardır.
Atatürk''e saldırıyı bir tür ibadet şevki içinde sürdürüyorlar: AB, bizi kurtaracak bir imkân gibi durmuyor. |
|
|
|
|
| | BATI, TÜRK ORDUSUNU NEDEN SEVMEZ?
"Ordumuz, her zaman, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi olmuştur." Mustafa Kemal Atatürk
Avrupa''nın Türk Ordusu''na öfkesi, tarihin tanıdığı en amansız öfkelerden biridir. Bu öfke sadece Avrupa''''daki silahlı güçlerde, siyasetçilerde değildir. Avrupa''''nın en hümanist aydınları, filozofları, şairleri, edipleri, ressam ve heykeltraşları da, Türk ordusuna duyulan bu müthiş öfkenin taşıyıcıları arasındadır. Luther''''den Kant''''a, Dante''''den Engels''''e, Hugo''''dan Marx''''a, Voltaire''''den Byron''''a kadar...Melherbe, Ronsard, Boileau, Hegel...gibi isimler de bu öfke listesinde yer alanlardan bazıları.
Birkaç örnek verelim:
Fransız yazarı Hugo, Osmanlı''dan "katil imparatorluk" diye söz eder ve "Bundan yakamızı kurtarmalıyız, bağnazlık ve zorbalığı susturmalıyız!" diye ekler. Engels''''e göre, Osmanlı Türk İmparatorluğu "ayak takımının egemenliği"dir.
Engels''in beklentisi şudur: "Bu egemenlik er-geç sona erecek, Avrupa''nın en güzel toprakları ayak takımının egemenliğinden kurtarılacaktır. Zaten Türkler devlet ve asker gücünü ellerinde tutmasalardı çoktan yok olup giderlerdi. Ama artık güçsüzlüğe doğru gidecekler. İşin doğrusu şu ki, Türkler''''in ortadan kaldırılması gerekir."
Marx''a göre, İstanbul, Doğu ile Batı arasındaki altın köprüdür. Batı uygarlığı, bir güneş gibi bu köprüye uğramadan dünyanın çevresinde dönemez. Osmanlı Sultanı''''nın İstanbul''''u elinde tutması, gerekli devrimin yapılmasına kadar olacaktır.
Bu asırlık Avrupa düşünün gerçeğe dönüşmesinin tarihsel talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal''''in komuta ettiği ordu ve millet tarafından engellendi. Mustafa Kemal Atatürk''''e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmamak gerekir.
Şimdi, Türkiye yeniden "Hasta Adam" haline getirildi. Düyûnu Umumiye yeniden yaratıldı. Sevr''''in şartlarını, çeşitli gerekçelerle "sineye çekilir" bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.
İlk hedef Türk Ordusu''nu budamak. Tabii önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta biricik korkulu rüyası oldu. Neden? Şundan:
MGK, ürettiği bakış açıları ve kararlarla, Türkiye adına "Hayır!" diyebilen bir tavır sergilemekte, teslimiyetçiliği kırmaktadır. MGK bunu, keyif olsun diye yapmıyor.
Devleti yönetme mevkiinde olan sivillerin büyük çoğunluğu ne yazık ki, hiçbir devlet adamlığı eğitimi almamış kişilerdir. Lise mezunlarının, hatta gece lisesinden terk kişilerin ve hatta ilkokul mezunlarının yer aldığı kabinelerimiz az değildir. Bu insanların, devlet bürokrasisinden gelen bazıları müstesna, devlet adamlığında, yönetsel yetkinlikte, dünyayı ve bölgeyi tanıyıp değerlendirmede ciddî eksikleri, açıkları, yanlışları vardır. Birçoğu, gerekenin tam aksini yapmaktadır. Günübirlik iş yaparlar ve genellikle, iyi yetişmiş rakiplerinin güdümüne girerler. Çünkü kendilerinin üreteceği bir şey yoktur.
Bu zatların; siyaset, hukuk gibi kısmen devlet adamlığı yetkinliği veren disiplinlerden gelenleri de fazla değildir. Kurmaylık eğitimi alanları ise hiç yoktur. MGK, işte bu noktada bir boşluğu dolduruyor. MGK, devlet adamlığı, jeopolitik, jeostrateji eğitimi almış yüksek rütbeli kurmayların katkılarıyla, ülkenin meselelerini ülkenin çıkarlarına uygun olarak rapora bağlıyor ve bir tavsiye olarak ülke yönetiminin önüne koyuyor.
İşte, MGK''dan rahatsızlığın temel sebebi bu. Çünkü MGK''nın katkısıyla oluşan bakış açılarında teslimiyet yerine dirayet ve direnç, taklit yerine tahlil, "Evet efendim" anlayışı yerine ülke çıkarlarının gereği esas alınır. Bu olgu, Türkiye''''yi istediği gibi evirip çevirmeyi doğal hakkı gibi gören dış çevrelerin keyfini kaçırmaktadır.
Türkiye, devlet adamı yetiştiren zihniyet ve eğitim sistemlerini kurup Batı ülkelerindeki standartlarda siyasetçi ve yönetici yetiştirme noktasına geldiğinde MGK''''nın durumu gözden geçirilebilir. Ama bugünkü Türkiye''''de MGK''''yı işlevsiz kılmak, ülkeye kötülük etmekten başka hiçbir anlama gelemez.
HYH, şuna da inanmaktadır: MGK''nın Kopenhag Kriterleri bahane edilerek budanması AB y | | |
| | |