 |
| |  |
|  |
| | |
 |
 |
 | Siyaset
Günlüğü | |  |
 |
 |
|
Halkın Yükselişi Partisi için.. tıklayın |
| |  |
 |
| |  |
|
| ÇÖZÜM TEOLOJİKTİR!
Riyad toplantısında ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın verdiği mesaj üzerine açılan tartışma şu soruyu yaşamsal hale getiriyor:
İslam dünyasının problemlerinin çözümünde omurga nokta teolojik mi, yoksa sosyolojik, ekonomik, siyasal mı?
Yani Müslüman dünyanın iflahı İslam ilahiyatının dinamikleri işletilerek mi gerçekleştirilecek yoksa, başka dinamikler işletilerek mi?
Belki bunların tümü birden. Tümünden yararlanmaya kimsenin itirazı olamaz. Önemli olan, her hal ve bağlamda devrede tutulması gereken, yani reçetenin olmazsa olmaz kısmı hangisidir sorusuna verilecek cevap...
Bendeniz şuna inanıyorum ve aksini iddia etmeyi aldanış olarak görüyorum:
Nereden, nasıl bakarsanız bakın, İslam dünyasının problemlerinin çözümünde ‘teolojik’ boyutun herhangi bir biçimde devre dışı tutulması gayretlerin tümünü işe yaramaz hale getirir.
Çözüm ya tamamen teolojiktir, yahut da en azından büyük kısmıyla teolojiktir. Aksi bir yaklaşımı, aldanmak yahut aldatmak olarak görenlerdenim.
GELENEKSEL İNAT
Bakın, ‘Kurban Bayramı’nı kutluyoruz. Herkese mübarek olsun! Yine dünyanın birçok yerinde ‘Müslümanlar kan akıtmayı ibadet bilen birileridir’ yolundaki şuuraltı tazelenecek... Kin ve nefretler yenilenecek... Niçin?
Cevap teolojik: Kurbanı kafa kesme, kan akıtma bayramı yapan çürük zihniyetin despotizmi elini ensemizden indirmiyor...
Kurbanın bizatihi bir fark olmadığını, İslam’ın kan akıtmak, hayvan kesmek diye bir emir ve ibadeti bulunmadığını, emredilenin yoksula yardım (infak) olduğunu, hayvan kesip et dağıtmanın da bu emrinin bir uygulaması olduğunu, isteyenin bu uygulama yerine yoksula para veya başka şeyler de verebileceğini din söylüyor, akıl söylüyor, dünya söylüyor, biz söylüyoruz, hatta artık bizim Diyanet de söylüyor ama değişen bir şey olmuyor... Çünkü geleneksel inat aksini söylüyor...
Kitleler, Kur’an’ın tüm uyarılarına rağmen, atalarından gördüklerini din bilmeye ve yaşamaya devam ediyorlar...
Yaşananın adı İslam, ama kendisi yarı İslam-yarı putperestlik...
Olur mu böyle şey?
Kur’an’a ve akla sorarsanız elbette olmaz! Ama Müslüman dünya böyle yapıyor...
Neden? Çünkü geleneksel fıkıh despotizminin Allah ile aldatan ‘derici-etçi-kancı’ avukatları, dini yanlış anlayanlara bunun aksini dayatıyor. Hadi gelin de bu kancı-etçi-derici zihniyetin inadını sosyolojik, hukuksal nutuklarla çözün bakalım...
Teolojik damardan yürümeden (örneğin), kurban bayramının bir ‘et-kan ve deri bayramı’ olmadığını, yoksula yardım bayramı olduğunu kimseye anlatamazsınız.
Şu işe bakın! Dünyada, yoksula yardım, paylaşım gibi değerleri öne çıkaran tek bayram İslam dininin. Dünyanın sosyal demokrasi, paylaşım gibi değerleri baş tacı ettiği bir dönemde böyle bir bayrama sahip olduğu için övünmesi gereken Müslümanlar, başlarına çökmüş geleneksel din dışı fıkıh despotizmi yüzünden övünmek yerine kahırlanıyor, mutlu olmak yerine rezil oluyorlar... Dünyadan takdir ve tebrik alacak yerde nefret ve hakarete máruz kalıyorlar...
KAFESİN ARDINDA...
Nasıl çözeceksiniz bu belanın vurduğu kör düğümü? Edebiyat ve felsefe nutuklarıyla mı?
Hayır! Onlarla çözülebilse, Avrupa ve Amerika’da yaşayan Müslümanlar çözmüş olurdu.
Peki, nasıl çözülür?
Din adına söylenen yalanları deşifre edip aşarak... Yani teoloji ile...
Bunları sayıp dökmeye gerek yok. İslam dünyasının ayağını prangalayan belanın çözümünün bir biçimde teolojik olduğunun tartışılmaz kanıtı, az önce andığımız Riyad toplantısının yapıldığı salonda elini kaldırmış sesleniyor. Clinton’ın, Türk devlet yetkililerinin konuştuğu o salona bakın: Bir yanda erkekler, öte yanda, büyük bir kafesin arka tarafında, kapalı burunlarından nefes almak için uğraşan kadınlar. Kadınlar sorularını o kafesin arkasından sordular.
AYETLERDE YAZIYOR
Dahası var: Suut uleması denen sarıklı despotlar, kadınların bu manzara içinde bile bir toplantıya katılmış olmalarını din dışı ilan edip ilgilileri ağır biçimde eleştirdiler. ‘Ne günlere kaldık, başımıza bunlar da mı gelecekti, din elden gidiyor’ der gibi bir tavır sergilediler...
Çözümün hangi kulvarda olduğunun bundan yaman kanıtı olabilir mi?
Yaklaşık yarım asırdır ‘başı kapatma mücadelesi’ veren İslam dünyası, Kur’an’ı, baş örtme dışında önemli bir tezi olmayan bir kitaba dönüştürmüş bulunuyor. Öte yandan, Ortadoğu despotizmleri Müslümanları kasıp kavuruyor. Böyle bir ortamda hiç kimse çıkıp da örneğin, Nisa 75. ve Neml 34. ayetlerin o muhteşem mesajını haykıramıyor, haykırmıyor.
4 Temmuz 1776’da Amerika’da yayınlanan Bağımsızlık Bildirgesi’nde şöyle deniyor:
‘Herhangi bir hükûmet şekli, feragat edilemez haklara karşı tahripkár bir tavır takınırsa o hükûmetin değiştirilmesi ya da yıkılması ve kendini bu ilkeler temelinde var eden ve güçlerini bu doğrultuda organize eden yeni bir hükûmetin kurulması halkın hakkıdır.’
1789 Fransız Devrimi’nin ardından yayımlanan İnsan Hakları Bildirgesi de şöyle diyor:
‘Hükûmet halkın haklarını ihlal ettiğinde isyan, halk için ve halkın her bir kesimi için hakların en kutsalı ve görevlerin en vazgeçilmezidir.’
Bütün bunlar Nisa 75 ile Neml 34’ün bir tekrarı.
Peki, siz hiç bunları İslam adına seslendiren bir İslamcı’ya rastladınız mı? Bırakın bunları seslendirmeyi, Atatürk Cumhuriyeti hariç, 1948’te imzaya açılan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin altında hiçbir Müslüman ülkenin imzası yok...
Bu nasıl İslamcılık? 604 sayfalık kitapta başörtüsünden başka hiçbir şey yok mu?
Hayır, yok demeye getiriyorlar. Özellikle Nisa 75 ve Neml 34 yok onlar için... Onlar, bu ayetlerdeki mesajın tam tersini din yapmış, dünyanın gözüne sokmaya çalışıyorlar. Gidin, İslam inanç manifestosunun içine bakın, görürsünüz:
|
|
PADİŞAH SIFATLARI
‘Kral/sultan/imam, ahlaksal rezillikler işlese de, zulümler sergilese de azledilemez!’
Akait kitaplarımız böyle diyor. Ben bunları daha on iki yaşımda Arapçalarından ezberledim. Bana öğretilen din buydu... Bu dine göre, ‘Sultan/kral/imam, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.’ Eleştiri bile yapamazsın...
Açın Osmanlı metinlerini, hatta 1876 Teşkilát-ı Esasiye’sini yani meşrutiyet anayasasını, okuyun: Padişaha verilen sıfatların birçoğu, Kur’an’ın Allah’a verdiği sıfatların kelimesi kelimesine aynıdır... Zát-ı akdes, la yüs’el...
Daha sayıp da sizi çıldırtayım mı?
Şimdi ben, Nisa 75 ve Neml 34’ü okumamış, üzerinde düşünmemiş olsam ne yapacaktım? Ya İslam’a sövüp dinsiz olacaktım, yahut da yobaz despotizmine teslim olup ruhumu şeytana satacaktım... Sıradan insanların halini bir düşünün!...
Demek ki Müslüman halkların insan iradesine, akla, kişiliğe, özgürlüğe değer veren kurtuluşu teolojik...
Bu iş öyle işgal ve bomba ile olmaz. ABD ‘Olur!’ diyor diye onun dümen suyunda gidenler de ‘Olur’ diyor...
Ama akıl ve tarih bunun aksini söylüyor. Bekleyelim bakalım, Irak’ta olacak mı? Olursa ben bu kalemimi kırıp ABD’cilerden özür dileyeceğim..
5 BAHANELERİ VAR
Yıllardan beri, geri kalmışlığın sebebi olarak sürekli ‘başkaları’, yani ‘ötekiler’ gösterildi. Bunun anlamı ne? Şu: Müslümanın kendine gelmesi, meselelerine el koyması sürekli savsaklandı. Tabii bu, içerideki yerleşik saltanatların ömrünü uzatmak anlamına da geliyordu.
Bernard Lewis, bu noktada, ‘geri kalışa dışardan gerekçe göstermek, yani suçu başkalarının üstüne atmak’ (Lewis buna ‘suçlama oyunu’diyor) tábirini kullanıyor. Lewis, İslam dünyasının kullandığı 5 bahaneden söz etmekte ve bunların nasıl kullanıldığını da anlatmaktadır.
‘Suçlama oyunu’ ile suçun sürekli ‘ötekiler’e yüklenmesinde kullanılan ‘günah keçileri’ tarihsel sıraya göre şunlardır: 1. Moğollar, 2. Türkler-Osmanlılar (Arapların gerekçesi), 3. Batı, 4. Amerika, 5. Yahudiler. (Lewis; What Went Wrong, USA, Oxford University Press, 2002 sayfa: 150-159)
Bernard Lewis, anlatacaklarını anlattıktan sonra bir de değerlendirme yapmakta ve İslam dünyası için, şu iki yoldan birini yürümenin kaçınılmaz olduğunu söylemektedir:
ATATÜRK’ÜN YOLU...
1. ‘İran devriminin ve/veya diğer Müslüman ülkelerdeki sözde fundamentalist hareketlerin, rejimlerin yolu,
2. En ideal modeli Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan laik-cumhuriyetçi model, Türkiye Cumhuriyeti’nin yolu...
Eğer, dinci siyasetlerle onların kırıntılarından sebeplenme düşüklüğünü gösteren ‘sağcı siyasetler’in istismarları yüzünden yozlaştırılan İslam gekçek yapısıyla öğrenilir ve yine bu istismarların aşındırdığı Atatürk devrimi özgün şekline kavuşturulursa bu yol en kestirme, en pratik yol...
Bunun böyle olduğu, son yıllardaki gelişmelerle kanıtlanmış bulunuyor. Batı, 11 Eylül dehşetinden sonra bunu itiraf etti ama, ne yazık ki kısa vadeli çıkarları bu itirafını ona tekrar bozdurdu. Şimdilerde yeniden Atatürk düşmanlığı pazarlamaya başladı.
Ne diyelim; hayrını görsün!.. (01.02.2004) |
|
| |
|
|
|
| |  |
| |  |
| |  |
 |
 |
 | Kitaplar
| |  |
 |
 |
|
 |
Yaşar Nuri Öztürk'ün
kitapları hakkında geniş bilgi için... tıklayın |
| |  |
 |
|  |
 |
 |
 | Dünya
Basınında | |  |
 |
 |
|
 |
Y.N. Öztürk ile
ilgili yazılanlar
ve röportajları
için tıklayın |
| |  |
 |
|  |
 |
 |
 | Kitapları okumak için |
|  |
 |
 |
|
 |
Öztürk'ün kitaplarını okumak için tıklayın |
| |  |
 |
| |
 |
 |
 |
Makaleler |
|  |
 |
 |
|
 |
Y.N. Öztürk'ün
makalelerini okumak için tıklayın |
| |  |
 |
|  |
|  |