Sayın Başkan, Yüce Meclis’in değerli üyeleri!
Başta; Meclisimizi teşrif eden Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, hepinize saygılarımı, sevgilerimi ileterek konuşmama başlıyorum.
Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk meclisine İzmir mebusu olarak giren ve Yüce Meclis’te 1924 yılında yaptığı uzun konuşmayla ‘hâkimiyet’ kavramını hilafet bağlamında ele alan büyük hukuk bilgini ve Atatürk’ün adliye vekili Seyit Bey’i rahmet ve hürmetle anıyorum.
Seyit Bey, tarihsel konuşmasında, egemenlik konusundaki dinci saptırmalara cevaplar getirmiş ve Cumhuriyet kuşaklarının yıllardır yararlandığı bir ufuk açmıştır.
Bendeniz bugün, egemenlik kavramını, Seyit Bey’in hareket noktasını esas alarak değerlendirmenin hâlâ önemli olduğu kanısındayım. Cumhuriyetin 82. yılındayız ama, yüksek yargı organlarından birinin başkanı laikliğin tehlikede olduğu yolunda uyarı yapmak ihtiyacını haklı olarak hissediyor. Dışarıdan bir yerlerden Ilımlı İslam adıyla sahte bir sömürgecilik dini ülkemize ısrarla dayatılıyor. Demek ki, dinin aleyhimize kullanımı aralıksız devam ediyor.
Değerli Milletvekilleri!
Dinin aleyhimize kullanımı, eğer sadece içeriden kotarılmış olsaydı, ne bugün ne de arkada bıraktığımız yıllar içinde çok büyük tahriplere yol açmayabilirdi. Ama öyle olmamıştır. Tahrip büyük olmuştur. Bunun içindir ki, milli egemenliği konuştuğumuz ve millet iradesinin mâbedi mevkiinde olan bu çatının altında bulunduğumuz şu anda bu konuyu biraz olsun irdelemek zorundayız.
Milletimiz; “Laiksen Müslüman olamazsın” diye dayatan uçlarla, “Müslümansan laik olamazsın” diye dayatan uçların kıskacında ağır ıstıraplara maruz bırakılmaktadır. Anlaşılan o ki, Seyit Beylere daha çok ihtiyacımız var.
Din üzerinden siyaset yapan saltanat ve menfaat dinciliğinin laik cumhuriyet söz konusu edildiğinde sürekli öne çıkarıp istismar ettiği hâkimiyet anlayışının babaları Arap-Emevî yöneticileridir. Dinin saltanat aracı yapılmasının İslam tarihindeki öncüleri ve teorisyenleri onlardır. Onların fikrî devamı olan bugünkü siyaset dinciliği, dünyanın orasında burasında, Batılı emperyal güçlerin bilerek veya bilmeyerek güdümüne girmiş bir halde, mazlum ve mağdur Müslüman kitlelerin kaderini karartmaya devam etmektedir. Tabiî ki, bundan, Atatürk Cumhuriyeti’nin Türkiyesi de bir ölçüde etkilenmekte ve pay almaktadır.
Dinci söylemin cumhuriyet, çağdaşlık, akılcılık ve özellikle laikliğe yönelik tahribinin istismar ettiği kavramların en önemlilerinden biri, hâkimiyet yani egemenlik kavramıdır. Siyaset ve saltanat dincisi söylem, “Milletlerin, insanın egemenlik hakkı olamaz; egemenlik Tanrı’nındır” diyerek, din adına yalan söylemekte, geleneksel Ortadoğu despotizmlerini İslam diye öne çıkarmaktadır. Oysaki, İslam’ın ana kaynağının açık beyanlarına göre, insana egemenlik yetkisi verilmiştir.
Mutlak ve ontolojik hâkimiyet, eski deyimle, kevnî hâkimiyet, elbette ki Tanrı’nındır. Bunu, insanın kullandığı siyasal hâkimiyet ile karıştırıp “Hâkimiyet Allah’ındır” diye bozgun yaratmak, dine ve Tanrı’ya saygısızlığın ifadesidir. Ve temelinden yalandır.
Dindeki, ‘Egemenlik Tanrı’ya aittir’ ilkesinin anlamı ontolojik egemenliktir, siyasal-yönetsel egemenlik değil.
İnsana verilen hâkimiyet bahsinde esas olan, yönetilenlerle yönetenler arasındaki vekalet ilişkisidir. Siyasal ve yönetsel egemenliğin kaynağı olan halk-millet, bu yetkisini kullanmak üzere seçtiklerine vekâlet verir.
Sosyal mukavele ile verilen vekalet, onu veren toplum tarafından istenildiği anda geri alınıp bir başka yönetici kadroya verilir. Yani yönetme yetkisi, doğuştan bir hak değil, kitle tarafından tevdi edilmiş bir görevdir. Kanunlar, bu görevi kullananlar tarafından millet adına çıkarılır.
Değerli üyeler! Yetkilerini Tanrı’dan, kutsaldan aldıklarını söyleyen teokratik yöneticiler, tarih boyunca halka raiyye (sürü) demekle yetinmemiş, “kullar” diyebilmişlerdir. Osmanlı düzeninde halk ve hatta bürokrat zümre, “kullar” diye anılmıştır.
Tanrı’nın hâkimiyeti adına bazen tüm evrensel normları eleştirenlerin kutsallaştırdıkları eski yönetimlerde sultan veya padişah, Tanrı’ya tanınan yetkilerle donatılıp ilahlaştırıl-mıştır. Çok eskiye gitmeye gerek yok; teokrasilerin laikliğe en yakını olan Osmanlı yönetiminin bile, hem de 1909 Anayasası’nda 5. madde aynen şöyledir:
“Zat-ı hazret-i padişahînin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri mes’uldür.” Yani “Padişah hazretlerinin yüce ve dokunulmaz benlikleri kutsal ve sorumluluk üstüdür.”
Hiçbir din, 1909 Anayasası’nın padişaha tanıdığı bu sıfatları Tanrı dışında hiçbir kişiye ve kuvvete tanımamaktadır. Tanrı''nın egemenliği dayatmasının, kitleleri ve yönetimleri getirdiği yer işte budur.
İslam''ın ana kaynağı, bu krallık-padişahlık yönetimlerine “fesat, zulüm ve zillet yönetimi” demektedir. Din adına öğretilmesi gereken işte budur.
Dinin gerçek verileri içinde insanın egemenlik yetkisi kullanmasını engelleyen hiçbir buyruk yoktur. Çatısı altında bulunmaktan onur duyduğumuz bu meclis ve onun büyük mimarı Mustafa Kemal Atatürk, yerleştirdiği ulusal egemenlik ilke ve kavramıyla, dinin gerçeğini değil, din adına boynumuza pranga gibi vurulmuş tabuları yıkmıştır.
Atatürk’ün yıktığı bu akıl ve din dışı tabuları, hâlâ din diye taşıyan toplumların durumları hepimizin gözleri önündedir. Bunlar, ‘Allah’ın hâkimiyeti’ diye diye, emperyalist-sömürgeci güçlerin hâkimiyeti altına girmişlerdir. Daha da kötüsü, bunun farkında değillerdir.
Ne yazık ki, bugün bölgemizde, özellikle ülkemizde egemen kılınmak istenen ve Müslüman olmayan güçler tarafından belirlenen Ilımlı İslam’ın dayatmacıları, görünürde Atatürk Cumhuriyetini çağ dışı ülkelere model göstermenin gayreti içindedirler ama gerçekte heveslendikleri, Atatürk mirasını, İslam dünyasında bir diriliş modeli olmaktan çıkarmaktır.
Yüce Meclis’in değerli üyeleri, değerli konuklar!
Müslümanların dinine her 50 yılda yeni bir ad bulma hakkını bu emperyalist güçler nereden almaktadır? So